Hakan Osman Çaldağ

Hakan Osman Çaldağ
Sakini. Evli. hakkans.com'da hikâyeleri mevcut.
Kısa bir süre önce yurtdışından bir grup turist otobüsle Kawęczyn'e gelmiş. Bakmışlar tarlaların ortasında bir kapı duruyor, başlamışlar gülmeye, bu ne garip bir millet, sanki malikâne kapısı gibi kapıyı, tarlanın ortasına koymuşlar diyerek şaşırmışlar. Jasien'li Kuśmierz, kapının yakınındaki tarlasını sürüyormuş, sağdan soldan onun fotoğrafını çekmeye başlamışlar. Sonra birisi ona bir paket sigara vermiş. Kuśmierz almak istememiş, niye verdiklerini anlamamış, ama içlerinden birisi "Gute Zigaretten" demiş. O da almış, yine de kendi sigarasını yakmış. Sonra ona sormuşlar: "Bu, nerenin kapısı? Birisi tarlasına girmek için mi yaptırdı? Tarlayı ekmek için bu kapıdan mı giriyorsunuz? Sizde adet bu mu? Böyle olunca, ürün daha mı fazla büyüyor? Bir hektardan ne kadar ürün alınıyor?" Kuśmierz onlara doğruyu söylememiş. Düşünmüş ki ta nerelerden bizi ziyarete gelmişler, bir de üstüne ona bir paket sigara vermişler, şimdi doğruyu söylese ayıp olacak. Demiş ki bu kapıyı kimse yaptırmadı, kendisi burada büyüdü. Çünkü bizim topraklarımızda kapılar da kendi kendine büyür, hatta bazı bölgelerde çok sık biçimde görünür bu durum. Kimse ekmez, biçmez, ağaç gibi kendi kendine büyür. Toprak verimli, rüzgârın bir tohum uçurması veya bir kuşun, taşıdığı bir tohumu gagasından düşürmesi yeterlidir. Bizde her yerde bu tür kapılar vardır.
Sayfa 421
Edebiyat
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
Bir de diyeyim sana, ölüm, öyle eski ölüm değil birader. Bir varmışsın bir yokmuşsun. Senin yerini almaya çalışan yüzlercesi itişiyor. Ardından seni hatırlayan bile olmuyor. Eskiden öldün mü, köyde eksikliğin hissedilirdi, hani, kaldırımın bir taşı çıkmış gibi. Ama deyim yerindeyse, eskiden ölüm insanlara bağlıydı. Herkes tüm yaşamını aynı yerde geçirirdi, birinin ölümü herkesin ölümü gibi olurdu. Bugün herkes hareket halinde, ölüm de öyle. Hareketse sanki cephede oluyor. Sağdan, soldan saldırırlar, sense hep ileri git. İnsanların ne zaman ve neden geberecekleri belli değildir, kimse ona hâlâ ölüm deyip demeyeceğini bilmiyor. Hastalanmaya da gerek yok, nedensiz yere de olur. Yorulursun, güm diye gidersin. Eskiden yorulan, tarla sınırına oturur, dinlenirdi, yaşamaya da devam ederdi. Ölmek üzere olduğumuzu göremeden ölüyoruz birader, birisi öldü mü, yoksa yaşıyor mu, bazen ayırt edemiyorsun.
Sayfa 331
Edebiyat
... demedi deme, turizm çok önemli. Gittikçe daha fazla insan gezecek. Hatta yaşlı dedeler bile evlerinde oturmayacaklar. Kapıyı çalacaksın, açan olmayacak. Sanki insanlar dünyanın döndüğünü keşfetmiş de, kendileri de dönmek zorunda kalmışlar gibi. Artık götünün üstüne oturup duran çok az kişi var. Eskiden, birader, köyünden çıkan ya yoksulluktan kaçardı ya da askere giderdi. Ama şimdi herkes turist olmak istiyor, sanki başka bir şey olmazmış gibi. Herkese, tren, gemi, uçak, kara yolu, otel ve tabii ki ören yerleri lazım. Eğer ören yeri yoksa olmak zorunda. Bąklar'ın evini geleneksel köy evi yapmayı düşündük. Döşemesi yok, çatısı saman, pencereler budak deliği gibi, çok uygun olurdu.
Edebiyat
Eve gittiğimde de hemen devrilip yatıyorum, öyle diyeyim ben sana. Neyse ki televizyon var da, senin yerine, karıyla o konuşuyor, çocukları eğlendiriyor, senin yerine endişeleniyor. Hatta senden daha iyi yapıyor bunları. Düğmeyi açman yeterli, sonra git, yat. Bir zamanlar böyle bir mucizenin olacağına inanır mıydık? İnsanlar radyoya, telefona inanmazdı. Ama bu öyle mi ya, tablolar, evinin çevresinde uçuşuyor, sanki rüya gibi. Kendi rüyaların, başkalarının rüyalarını seyredip duruyorsun. Kısa bir süre sonra kimse rüya görmez belki ha? Öyle ya niye görsün? Acı çek, terle, zıpla, kaç, kork, bir de ne demek olduğunu anlama.
Sayfa 328
Edebiyat
"Sekiz mekiz. Sonra işin yoksa silo yerine, mezara destek verdim diye açıklama yap. Hemen kötü yönetim diye damgayı basarlar. Ya da sana tutar, artık yaşlandın derler. Beni bir günde silmek isteyen az adam yok. Artık emeklilik yaşın geldi diye söylenip duruyorlar. Daha dört yılım var. Ha bir de, okullu değilmişim, yanlızca kurs bitirmişim, bu laf var. Bilirsin sen de, gençler diplomalı, burunları havada. Oymuş buymuş umurlarında değil, her şey bilimsel olacakmış. İneğin altı memesi, buğdayın iki başağı, domuzun dört paçası olduğunu bilirler. Kısa bir süre sonra öbür dünyayı da eker biçer onlar. Savaşa bile inanmak istemiyorlar. Savaş varken, hangi okulu bitireceksin? Ormanda okul vardı da biz mi gitmedik? Sen daha iyi bilirsin. Neyse ki aklımız başımızda da, idare ediyoruz. Ama zaman artık senin burada çalıştığın o eski zamanlar değil. Bugün ette sütte, sebze üretiminde artışın olacağı yere vermeli çimentoyu. Her şeyi sayıyorlar. Köylü, gelir der ki, daha fazla üretim istiyorsan ver çimentoyu. Senin istediğin gibi yüz baş hayvan sağlayabilirim müdür bey, ama domuz barınağını büyütmem gerek. Bunu yapabilirim, şunu yapabilirim ama çimento da çimento. Ama bir veya iki araba çimento gelir, bir sonraki ne zaman ulaşır belli değil. Çimentoyu dağıtırken kafam patlar. Ölüler gününde kayınbabamın mezarını ziyarete gitmiştim, zavallı adamı düşünmek yerine, burada gömülen çimentoyla kaç tane inek ve domuz ağılı veya silo yapılacağını düşünmüştüm. Ne kadar üzücü değil mi? Burada çalışan bir herif var, bana bir şey olsun diye dört gözle bekliyor. Yanlışımı kolluyor. Bu müdürün zamanı geçti, bu müdür aptal, bu müdürden parti üyesi olmaz. İt oğlu itin bursunu biz verdik. Şimdi uzman oldu lanet. Ama gel de bir şey emret. Bir talimat gelse, çok aptal bir talimat derler. Onlar için her
Sayfa 320
Edebiyat