"Hatırlar mısın?" dedim, "uzun süreliğine gelecektin de, konuşacaktık. Ama istemedin. Konuşma, tamam. Böyle tek söz etmeden yaşamak istiyorsan yaşa. Peki, herkes senin gibi sussa ne olurdu? Sadece kesip biçer, keser, toplarlardı, kimse, kimseye kolay gelsin bile demezdi. Peki, insanlarla beraber, köpekler, kediler ve tüm mahlûkat sussa, ne kuşlar ötse, ne kurbağalar vıraklasa. Nasıl olurdu dünya? Hani dinlemeyi bilirsen, ağaçlar bile konuşur. Hepsi kendi dilinde tabii, meşe, meşece, kayın, kayınca. Nehir bile konuşur, ürünler bazen dile gelir. Tüm dünya dildir, dil. Mevla bile insanlara sözlerle dua edin demiş, çünkü sözler olmadan, nasıl ayıracak insanları birbirinden? Sözler olmasa, insan, insanı ayırt edemez ki. Yaşam sözlerle başlar, sözlerle biter. Çünkü ölüm de sözlerin sonudur. En iyisi sana en yakın olan kıyıdan başla. Ana, ev, toprak. Toprak de. Toprağı biliyorsun değil mi? Nereye tükürürsün? Toprağa. Neyin üstünde yürürsün, ev nerede durur, nereyi sürersin. Eline az pulluk almadın. Babam nasıl bize sürmeyi öğretirdi, hatırladın mı? Sırayla, sana, bana, Antek'e, Stasiek'e. Boyu pulluğa yetişeni, tarlayı sürmeye giderken yanında götürürdü. Elimizi pulluğun sapına koyar, kendi elini de üstüne, sanki bizi kollarından tutuyormuş gibi arkadan gelirdi. Onun sıcaklığını sırtında, soluğunu kafanda hissederdin. Sözleri, sanki gökten gelirdi kulağımıza. Öyle tutma, daha sıkı, izi takip et, toprak kuru olunca, daha derin sürmelisin. Ellerin daha büyüyünce bir elinde yular, öbür elinde kamçı olacak. Öğreneceksin, öğreneceksin, ama sabır lazım. Köstebekler kazar toprağı, ağaçlar, toprakta kök salar, savaşta, siper kazılır toprağa. Kaynaklar topraktan çıkar, ter toprağa akar. Her insan bu toprakta doğar, başkasında değil. Hatırlasana, uzaklara giden, yanına biraz toprak