Üç İstanbul'u okumaya başladığımda, bir yandan da Kemal Tahir'in Esir Şehir üçlemesini okuduğum için, oldukça tanıdık sularda yüzeceğimi düşünmüştüm. Abdülhamid dönemi, II. Meşrutiyet dönemi ve I. Dünya Savaşı sonrası İstanbul'unu oldukça kalabalık ve renkli karakterler eşliğinde okuyacağımı sandığım ilk sayfalarda da, oldukça iyi bir roman okuyacağıma emindim. Şimdi, romanı bitirmiş hâlimle, roman yine bu üç İstanbul'u anlatmıyor mu diye sorsanız, evet diyeceğim; ama kocaman amalar var bahsetmek gereken.
Bahsettiğim üzere, romanın açılışı bence oldukça iyi. Ana karakterimiz Adnan, II. Abdülhamid'e muhalif, veremli anasıyla Aksaray'da kıt kanaat geçinen, temel olarak gazete yazarlığıyla para kazanan biri. İnançsızlığı, vurgulanan en temel yönlerinden. Her ne kadar romanın çoğunluğunda odak Adnan'da olsa da, çok vakit geçmeden oldukça renkli karakterler roman dünyasını kayda değer ölçüde genişletiyor. Tanışmadaki vesile ise, Hidayet isimli ne olduğuna karar veremediğimiz zenginin konağı. Hem hükümet yanlılarını hem de muhalifleri aynı konakta buluşturan Hidayet, kurduğu bağlar ve etkileşimlerle oldukça etkileyici bir roman dünyasının kapısını aralıyor.
Açıkça söylemek gerekirse, roman bu başlardaki haliyle devam etseydi, döneme dair okuduğum en etkileyici romanlardan biri haline gelecekti. Ama sonra, her romanda olduğu üzere, aşk hikâyeleri devreye giriyor. Tarihsel romana aşk mı sokulurmuş diye üstünkörü bir eleştiri yapacak değilim. Derdim o değil. Derdim romanın apansızın eksen kaymasına uğraması. Aslında her şey ilk başta masumane başlıyor. Adnan'ın ders verdiği nazır kızı Süheyla ile oldukça güzel gelişen bir aşk hikâyesi var. Sonrasında, bu Süheyla'nın karşısına yerleştirilen Belkıs'a da karşı değilim. Oldukça zengin olan Belkıs, zenginliğiyle Adnan'ı ezerken,