Tarihin çok eski zamanlarındaki âdetlerin içinde yaşıyordum düpedüz. Çünkü çölde en yavaş geçen şey zamandır ve en az değişen şey de yaşamdır. Gündüz çölün, gece gökyüzünün yeknesak sonsuzluğuna bakarak bu geçmeyen zamanı hızlandırmanın en basit yolu ise deveci şarkılarını dinlemek değilse şiire, rüyaya, mesele, hülyaya dalmaktır.
Çölün çocuğuydum, onu daha görmeden önce masalından dinleyen, efsanesinden öğrenen. Bu, öğrenmenin en tehlikeli biçimidir oysa. Çünkü bir şeyi kendisi olarak görmeden önce hayallerinizde şekillendirmişseniz gördüğünüzde iş işten geçmiş demektir.
"Öyle," dedi retor. "Öyle olmasaydı, Tanrı'nın acısının bizimkinden daha büyük olduğuna inanmasaydım," bir an bile duraklamadı, "ona inanmazdım. Ben de ondan razı olmazdım. Bütünüyle masum hem de habercisi olan birinin çektiği böylesi bir zulme sessiz kalan Tanrı'ya kim inanırdı? Oysa genç yargıç, bak inananları öle öle geliyor."
"Bir pişmanlığın var mı retor?" diye seslendi genç yargıç kanayan ağacın dibinden. "İstersen şimdi bile kurban kesebilirsin. Ölmeyebilirsin."
"Bak bakalım, genç yargıç," dedi retor, sesi henüz yeryüzüne aitti. "Bak bakalım, hangisi daha büyük? Benim ölme isteğim mi senin yaşama arzun mu?"
Öfkenin tahammülü geçtiği o teşvik edici sevkitabii ile lahit kopyacısı çekici bir tarafa fırlattı. Bütün büyük olaylar bu noktada başlar, acının utancı aştığı o yerde.