Ölüm, Yasalar İçin Bir Malzeme Değildir
Yaşadığım Orvieto Tepesi'nden Roma'ya her gidişimde "Köy Faresi ve Şehir Faresi" masalı geliyor aklıma. Sokaklarda dolaşırken tanıdıklara rastlıyorum, selamlaşmak için durduğumda, âdet olduğu üzere hal hatır soracaklarına bana hemen küçük yorumlarda bulunmaya başlıyorlar. "Bu memleketin sonu geldi, bir diktatörlükte yaşıyoruz, kimse canını kurtaramayacak, istediğimiz gibi ölmemize bile izin vermiyorlar, ölümüme kendim karar verebilmek istiyorum." Dördüncü ya da beşinci rastlaşmada belli bir rahatsızlık hissetmeye başlıyorum ve gülümseyerek, çekingence karşılık vermeye çalışıyorum: "Kişisel olarak, günü geldiğinde ölümümü Tanrı'nın inayetine emanet ediyorum." Bu şaka mı sanılıyor bilmem ama karşılığında daima şu fesat kurşunu yiyorum: "Tanrı yoktur!" Köy faresi uzun uzun saatlerini yalnızlık içinde geçirmeye alışıktır. İnsan, yalnız başına kaldığında kendi kendine sorular sorar, yanıtlar arar ve işte böylesi mutlak yorumlar karşısında daima bir şaşkınlık yaşar. İnsanlar nasıl oluyor da böylesine yüce konularda bu kadar emin olabiliyorlar? Belki yalnızlık iyi gelmiyordur, belki kentteki kuzenle daha fazla zaman geçirmek, onunla akşam yemeklerine gitmek, medyanın gümrahça akıttığı yüksek bilgeliklerle zihni doldurmak, böylece şüpheleri yok edip emin olmak gerekiyordur. Sonra bunları çevrede bulunanlara bolca dağıtabilmek için hain bir enerji de gerekir.
Sayfa 31·Kitabı okuyor
İRFAN
Hakk’ı buldum erene ermek ile Hakikati gördüm, göreri görmek ile…” Sonra gözlerime derin derin bakarak, “Sana icazet veriyorum, halkı irşat et” deyince; üzülerek yalvarmaya başladım: “Bana icazet vermeyin, ben o işi yapamam. Siz, bana müsaade edin; Yunus Emre yolunda hizmet etmeye devam edeyim” dedim. Mahmut Baba, “Aferin! Akıllı bir tercih yaptın. O zaman, Yunus’un Gönül Bahçesi’nde çiçek yetiştirip, onlara hizmet eden bir bahçıvan ol!” dedi. Her zamanki gibi bir yandan dostlarımla toplanıp sohbetlere devam ederken; diğer yandan da Mahmut Baba’yı ziyarete gidiyordum. Bir seferinde tam Mahmut Baba’nın elini öpeceğim sırada, “Her eli öpme; öpülecek eli görürsen, öp!” dedi. Söylenen bu büyük sözün hikmetini anlamaya çalışarak, “Peki Efendim!” dedim; ama öpülecek eli nasıl tanıyacağımı bilmiyordum. Bu söz aklıma geldikçe nasıl anlayacağımı düşünüyordum. Mahmut Baba’nın ziyaretine gittiğim bir gün, salonda biri tek başına oturuyordu. Ben de geçip bir köşeye oturdum. Salonda sadece ikimiz olduğumuz için o şahsa, hâl hatır sormak istedim; fakat nasıl soracağımı bilemedim. İçimden, “Siz ne işle iştigal ediyorsunuz?” demek geldi. Böyle sormak için; kendi başına dalgın bir şekilde oturan şahsa eğilmişim ki, aniden, benden önce davranıp, “Siz ne işle iştigal ediyorsunuz?” dedi. “Bu benden hızlıymış” diye düşünüp, elini öpmek istedim; ancak elini vermedi. O sırada içeriden Mahmut Baba geldi. “İrfan, bu el öpülecek eldi, anladın mı?” dedi. Ben de, “Evet” deyip tekrar elini öpmek istedim; fakat o şahıs yine elini vermedi. Sonra Mahmut Baba, kitaplıktan Niyazi-i Mısri divanını eline alarak oradan bir şiiri okumaya başladı. Niyazi-i Mısri, şiirde manevi kimliğini açıklıyordu. Mahmut Baba da, şiiri okurken, aslında kendini tarif ediyordu. O şahıs, sanki Mahmut Baba’nın niyetini
Sayfa 170 - Nefes·Kitabı okudu
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Mustafa Kemal Paşa önde ve hepimiz arkada delegelerle ve Müdafaai Hukuk Cemiyeti Faal Heyeti ile konuşa ve selamlaşa kongre salonuna vasıl olmuştuk. Paşa çok neşeliydi. Fakat yüzündeki granitlik ve hareketlerindeki dina­mizm bütün hakimiyeti muhafaza ediyor, delegeler konu­şur ve hal hatır sorarken dahi herkes üzerinde muhakkak bir sonsuz sevgi ve saygı uyandırıyordu.
Sayfa 91·Kitabı okuyor
Alıntı
Mars'ta Siber Yalnızlık
biliyorum…! bir gün Mars’ta akıllı şehirleriniz olacak mevsimleri bir düğmeyle değiştirecek karı, kışı ekrandan kurgulayacaksınız galaksilerde veri üsleri kurup zamanı bir tuşla donduracaksınız . fakat pencerenize konan son kuşun size ne anlatmak istediğini asla çözemeyeceksiniz bir gün Mars’ta domates yetiştireceksiniz laboratuvarlarda kusursuz tohumlar üretecek ve toprağa can verdiğinizi sanacaksınız . oysa Dünya’da bir serçenin açlığını giderememiş bir karıncanın hakkını koruyamamış olacaksınız Mars’ın kızıl çöllerindeki kubbelerin altında oksijeni dakikayla soluyacak ve adına medeniyet diyeceksiniz . oysa çocukluğunuzun bahçesinde bedava esen rüzgârın kıymetini hiç bilememişsiniz bir gün yapay zekâyla ormanlar çizeceksiniz hava durumunu satın alacak uydularla bulutlar dokuyacaksınız yağmuru ihale ile satıp rüzgârı faturaya bağlayacaksınız
Mars’ta Siber Yalnızlık
biliyorum…! bir gün Mars’ta akıllı şehirleriniz olacak mevsimleri bir düğmeyle değiştirecek karı, kışı ekrandan kurgulayacaksınız galaksilerde veri üsleri kurup zamanı bir tuşla donduracaksınız . fakat pencerenize konan son kuşun size ne anlatmak istediğini asla çözemeyeceksiniz bir gün Mars’ta domates yetiştireceksiniz laboratuvarlarda kusursuz tohumlar üretecek ve toprağa can verdiğinizi sanacaksınız . oysa Dünya’da bir serçenin açlığını giderememiş bir karıncanın hakkını koruyamamış olacaksınız Mars’ın kızıl çöllerindeki kubbelerin altında oksijeni dakikayla soluyacak ve adına medeniyet diyeceksiniz . oysa çocukluğunuzun bahçesinde bedava esen rüzgârın kıymetini hiç bilememişsiniz bir gün yapay zekâyla ormanlar çizeceksiniz hava durumunu satın alacak uydularla bulutlar dokuyacaksınız yağmuru ihale ile satıp rüzgârı faturaya bağlayacaksınız
Anneciğim merhaba, ben saat kaçta doğdum? -Elektrikler kesildikten bir saat sonra... O zaman Çarşamba’da gece 12.00’de elektrikler kesiliyordu... Sabah sıfırbirde doğdun oğlum. diyor annem, hal hatır sorup kapatıyorum telefonu. Mikie, derin hesaplara girişiyor ve sonunda zafer kazanmış bir kumandan tavrıyla geriniyor: -Demedim mi ben sana, Akrep’sin işte! Yükselenin Akrep!