Daha sonra, 1988'deki Halepçe katliamını bilirsiniz; bir gecede 5000 insan öldürüldü. Dünyada Halepçe katliamına karşı çıkan bir tek uluslararası kurum yoktu. Batı'nın Halepçe katliamını görmesi için Irak Iran Savaşı'nın sona ermeye başlaması, Irak'ın Kuveyt'e yönelmesi ve Batı'nın bunu engellemeye çalışması gerekti.
İnsan haklarına saygılı, evrensel hukuku esas aldığını iddia eden batılı kurumlar Halepçe olayını görmedi. Halepçe olayını, Irak'ın Kuveyt'e girmesini engellemek için gördüler.
Kürdler, bu dünyaya isyan etmesini de bilmelidir artık. İsyan etmek, onları yok farz etmek değildir. Teoride taviz yoktur, biz böyle düşünüyorsak, bütün dünya da böyle düşündüğümüzü bilmelidir.
Bilindiği gibi Saddam Hüseyin, başta Fransa olmak üzere,
bir çok Batı ülkesinden ve Sovyetler Birliği’nden satın almış
olduğu kimyasal silahlarla Kuzey Irak Halepçe kentinde bir
katliam düzenledi. On binlerce Kürt, bu silahlardan korkarak Türkiye’ye sığındılar. Türkiye, bu insanları ekonomik
imkanlarını zorlayarak koruma altına aldı ve gücü yettiği
kadar ağırladı.
“Saddam Hüseyin'e asla "hayır" dememesiyle ünlenen İzzet İbrahim ed-Dûri, Irak'ta "ikinci adam" sıfatıyla onlarca yıl hüküm sürünce, haliyle kabarık bir sicile de sahipti. Baas iktidarına karşı her türlü ayaklanmanın sert bir şekilde bastırılmasında her zaman kritik rol oynayan Dûri, 16 Mart 1988 günü, Bağdat'ın kuzeydoğusundaki Kürt kasabası Halepçe'de kimyasal gazla düzenlenen katliamın da emrini veren isimdi. 1991'de bu defa Şiî Araplar ayaklandığında yine devreye giren Dûri, Baas rejiminin demir yumruğunu en sert biçimde göstermekten kaçınmadı.”
Yüz binlerce Barzani’ci Sovyet danışmanları emrindeki
Irak Tümenleri’nin saldırısına uğradı. Kürtler birkaç gün
içinde kendilerini İran ve Türkiye’ye zor attılar. İran’a geçenler silahsızlandırılarak kamplara alındı, Türkiye’dekilerin
büyük bir bölümü ellerinde silahlarıyla sınır boylarında rahatça yaşadılar ve Şemdinli, Çukurca, Uludere, Silopi bölgelerine yerleştiler. Irak’ta kalıp kaçamayanların binlercesi kurşuna dizilerek öldürüldü, önemli bir kısmı Güney Irak’taki
Arap çöllerine sürüldüler.
O günleri yaşayanlar bilirler, yaşamayanlar arşivleri karıştırıp öğrenebilirler. Her zaman olduğu gibi başlangıçta
Kürtler ayartılmış ve kışkırtılmıştır. Sovyetler ve yandaşları
ile Batı’nın insan hakları savunucusu(!) ülkeleri anlaşınca
Irak ordusu Kürt sürek avına çıkarılmıştır. Çıkarlarını elde
edenler Saddam’ın napalmları altında can veren Kürtlerin
feryatlarına kulaklarını tıkıyorlardı. Bu filmler günümüze
kadar birkaç defa tekrarlanmıştır.
“Özellikle 1979'da Şah Muhammed Rıza Pehlevi'nin devrilmesinin ardından İran'la sıkı ilişkiler geliştiren Hâfız Esed, Arapların İran'la olan bütün mücadelelerinde Tahran'dan yana tavır almasıyla dikkat çekti. İran-Irak Savaşı'nda İran'ı destekleyen tek Arap ülkesi Suriye olurken, Körfez Savaşı'nda (1990-91) da Suriye yine İrak'ın karşısındaydı. Bu ilginç çatışmayı İslâm tarihindeki geleneksel Şam-Bağdat rekabetine benzeten tarihçiler de vardır; haksız değillerdir.
Her ne kadar birbirlerine düşman olsalar da, her iki Baas iktidarının ortak olduğu bir yön vardı: Halklarına uyguladıkları baskı. Hama Katliamı'ndan Halepçe Katliamı'na (1988), her iki rejimin de insan hakları ve özgürlükler karnesi zayıf notlarla dolu. Suriye üzerindeki İran etkisi ve Esed ailesinin Nusayrî olması nedeniyle Irak ve Saddam Hüseyin iktidarı Sünnî Araplarca daha fazla sevilse de, insani ilkeler bakımından birinin diğerine tercih edilebileceği bir yön bulunmuyor.”