halimize münasip
"... Bak geçen 3.500 yılın, sadece 230 yılında barış içinde yaşamış dünya. Gel bu ayıba ortak olma!"
Alıntı
Esaretten geldikten sonra, İstanbul'da Çamlıca Tepesi'nde bir köşkte, merhum biraderzadem Abdurrahman ile beraber oturuyorduk. Bu hayatım, hayat-ı dünyeviye cihetinde bizim gibilere en mesudane bir hayat sayılabilirdi. Çünkü esaretten kurtulmuştum, Dârülhikmette meslek-i ilmiyeme münasip en âlî bir tarzda neşr-i ilme muvaffakıyet vardı. Bana teveccüh eden haysiyet ve şeref, haddimden çok fazla idi. Mevkice İstanbul'un en güzel yeri olan Çamlıca'da oturuyordum. Hem her şeyim mükemmeldi. Merhum biraderzadem Abdurrahman gibi gayet zeki, fedakâr hem bir talebe hem hizmetkâr hem kâtip hem evlad-ı maneviyem beraberdi. Dünyada herkesten ziyade kendimi mesud bilirken âyineye baktım; saçımda, sakalımda beyaz kılları gördüm. Birden esarette, Kosturma'daki camideki intibah-ı ruhî yine başladı. Onun eseri olarak, kalben merbut olduğum ve medar-ı saadet-i dünyeviye zannettiğim hâlâtı, esbabı tetkike başladım. Hangisini tetkik ettimse baktım ki çürüktür, alâkaya değmiyor, aldatıyor. O sıralarda en sadakatli zannettiğim bir arkadaşımda, umulmadık bir sadakatsizlik ve hatıra gelmez bir vefasızlık gördüm. Hayat-ı dünyeviyeden bir ürkmek geldi. Kalbime dedim: "Acaba ben bütün bütün aldanmış mıyım? Görüyorum ki hakikat noktasında acınacak halimize, pek çok insanlar gıpta ile bakıyorlar. Bütün bu insanlar divane mi olmuşlar, yoksa şimdi ben divane mi oluyorum ki bu dünya-perest insanları divane görüyorum?" Her ne ise… Ben, ihtiyarlığın verdiği şiddetli intibah cihetinde, en evvel alâkadar olduğum fâni şeylerin fâniliğini gördüm. Kendime de baktım, nihayet-i aczde gördüm. O vakit, beka isteyen ve beka tevehhümüyle fânilere müptela olan ruhum bütün kuvvetiyle dedi ki: "Madem cismen fâniyim, bu fânilerden bana ne hayır gelebilir? Madem ben âcizim, bu âcizlerden ne bekleyebilirim?
Din
Tatil planı hazırsa sıra okuma listenizde!
Bu yaz yanınızdan ayırmak istemeyeceğiniz kitapları sizin için bir araya getirdik. 💬 Siz olsanız bu listeden hangisiyle başlardınız?
Arap bir şâir, Türk olan padişah için çok güzel Arapça bir şiir yazar ve padişahın huzuruna çıkmak ister. Arapça bilmeyen padişah, şâir in iste­ ğini kabul ederek onu huzuruna alır. Şâir, divanda şiirini okumaya başla­ yınca, padişah aferin denilecek yerde başını sallıyor, hayret gösterilecek yerde hayret ediyor, şâirin tevazu gösterdiği yerde de iltifat ediyordu. Padi­ şahın şiirin uygun bölümlerinde başını sallaması, onun Arapça bildiği izlenimini veriyordu. Orada bulunanlar: "Padişah bunca zaman zarfında bizden Arapça bildiğini gizledi. Şayet şu ana kadar ona Arapça kötü söz söylediysek vay halimize!" dediler. Divandakiler toplanarak padişahın çok sevdiği bir kölesine hediyeler ve­ rerek padişahın Arapça bilip bilmediğini öğrenmesini rica ettiler. Şayet bilmiyorsa niçin münasip yerlerde başını sallıyordu? Bu, onun kerametin­ den miydi? Yoksa ona ilham mı gelmişti? Bir gün köle, padişahla avda iken bunu öğrenme firsatını buldu ve pa­ dişaha, Arapça bilip bilmediğini sordu. O da: "Vallahi ben Arapça bilmem, yalnız şâirin bu şiiri yazmadaki maksadını bildiğim için başımı sallayıp iltifat ediyordum. Anlaşılıyor ki bu adamın maksadı beni övmekti ve o şiir buna vasıta olmuştu. O maksat olmasaydı, bu şiir söylenmiş olmazdı." dedi. Tanrı'yı arayan herkesin yollan, halleri, sözleri ve hareketleri görünüşte başka başka ve çeşitli ise de maksat bakımından hepsi de bir şeyin yani Al­ lah'ı aramanın, onu dilemenin peşindedir. Binaenaleyh maksada bakılacak olursa, ikilik kalmaz. İkilik, teferruattadır. Esas ise birdir."