Bornova erkek öğrenci yurtlarına yerleştiğim ilk gün, her öğrenciye bir tane verilen metal dolabın kapağına o günlerde yeni kaseti çıkan Sezen Aksu'nun küçük bir posterini yapıştırmıştım. "Minik Serçe." Bir sandalyeye yanlamasına oturmuş, seksi olmaya çalışan haliyle ve iri dudaklarıyla muzipçe bakan, ama ne yaparsa yapsın ona hep çocuksu bir masumiyet veren tavrıyla, Sezen Aksu. O günlerde iki de bir yurtları basıp, dolapları hallaç pamuğu gibi atan jandarmanın elinden kurtulan tek resim. Her seferinde dolabımın kapağından yırtılarak sökülen Che Guevara'nın yeni fotoğraflarına da aramaktan vazgeçmiştim artık.
Bir süre sonra o resmin yanına, Fransız Kültür Merkezi'ndeki bir fotoğraf dergisinin içinden yırtıp aldığım başka bir fotoğraf daha eklendi. E.Smith'in "Taşra Doktoru" fotoğrafı. Yıllarca taşıdım o fotoğrafı. Kaderim gibi. Okuldan mezun olup, mecburi hizmet için Keskin Devlet Hastanesi'ne gittiğimde, hastanenin kullanılmayan bir odasında ki yatağımın başucunda da hep asılı durdu o fotoğraf. Yirmi beş yıl sonra, bu sefer sinemacı kimliğimle gittiğim o mekanlara, çektiğimiz filmdeki doktorunun odasının duvarına da yerleştirmiştik aynı fotoğrafı. Çekimler sırasında yirmi beş yıl önceki mesai arkadaşlarım, personelim, şoförüm Gara Gazi ziyaretime geldiler. Ellerinde cüzdanlarının arasına sakladıkları eski fotoğraflar. Bir çoğu artık hayatta olmayan arkadaşlarım. Ağır ceza reisi Hamit Abi, Başhekim Mevlüt Abi, Yirik Yaşar, Fotoğrafçı Arif. Yıllar sonra fotoğraflara değil geçip giden ömrümüze baktık birlikte. Keder bulaşmış ömrümüze.