10/10
·400 syf.··
2026 17. kitabı
Cumhuriyetin ilk yıllarında Reşat Nuri tarafından yazılan bu eser, Osmanlıca aslından çevrilmiş. İnkılap Yayınevi baskısından okudum. Dil bana göre yer yer zorlayıcıydı çünkü bazı kelimeler Osmanlıca aslıyla bırakılmış fakat kelime anlamları dipnot olarak belirtilmek yerine kitabın sonunda "mini sözlük" tarzında, liste halinde verilmiş. Haliyle sürekli kitabın arkasından kelime anlamına bakmak akıcılığı biraz bozuyor. Lakin betimlemeler oldukça başarılı, handiyse siz de Bozyaka'daki bağlarda, İstanbul sokaklarında karakterlerle birliktesiniz. Öykü olarak oldukça sürükleyici, kitabı elimden bırakamadım desem yeridir. Gelelim karakterleri ve olayları yorumlamaya: Lamia çoğu okurun aksine pasifliği ve mağrurluğuyla beni sinir eden bir karakter oldu. Elbette o dönem kadınından atılganlık ve özgüvenli bir duruş beklememem gerektiğinin farkındayım lakin yine de Lamia'nın kendisine dair yapılan her suçlamaya sessiz kalışı beni çok sinirlendirdi. İnsanların ikiyüzlülüğü ve erkek lafının kadın lafından veya elalemin lafının olayın öznesi kişisinin lafından kıymetli olması o kadar güzel anlatılmış ki... Lamia, Makbule'nin kıymetlisi iken ölüm eşiğine geldiği anda Lamia'nın yanında Vedat'ın olması Makbule ve babasının Lamia'yı tek kalemde silmesine ve iftiraya uğratmasına gayet yeterli olabiliyor. Lamia'nın uğradığı haksızlıklara Lamia yerine ben bağırıp çağırmak istedim fakat başta belirttiğim gibi o dönemin koşullarında böyle şeyler pek mümkün değil, buna rağmen objektif değerlendiremiyorum maalesef. Kenanla evlenmeyi kabul etmemesi, kimseye o "sergüzeştini" anlatmaması dışarıdan bakan bir göze Lamia'yı pasif bir karakter gibi gösterse de Reşat Nuri bize vakur ve gururlu bir kadın portresi çizmeye çalışmış. Tevekkeli değil, kitap boyu tüm erkekler Lamia'ya sevdalanıyor. Lamia
Dudaktan KalbeReşat Nuri Güntekin · İnkılâp Kitabevi · 20188,2bin okunma
İşbu kitap ve kitap incelemeleri hakkında
10/10
·242 syf.··
Beğendi
·
2026 10. kitabı
·
19 günde okudu
·
Okunma: 26 Mart 2026 23:05
Ufak bir girizgâh Bir süredir, okuduğum kurgusal kitaplar dışındaki kitaplar hakkinda inceleme yazmamaya karar vermiştim. Bunun sebebi -bazen üşenmemin dışında- kurgu-dışı denilen düşünce yoğunluklu kitapları değerlendirmek için gereken olgunluğa henüz sahip olmadığımı düşünmemdi. Açıkçası hala böyle düşünüyorum, ancak incelemelerimin -düşünce ve eserleri metalaştırmadığı sürece- mükemmel olmak zorunda olmadıklarını, dağınık fikirlerin derli toplu bir yapıya büründürüldüğü bu metinlerin iyi bir öğrenme yöntemi olmasının yanında fikirlerin olgunlaşması için bir ortam, ve geriye dönüp bakılabilecek bir anıt taşı sağladığını düşünüyorum. Bu sebeplerden dolayı, inceleme yazma eylemi risklerinden arındırılıp faydalarıyla beni cezbetmiş oldu. Tabii ki, bu gibi eserlerin incelemelerinde kurgusal olanlara göre daha temkinli yaklaşacağım. Bu, hem sahip oldukları didaktik anlatım tarzından, hem de saygı duyduğum içeriklerinden dolayıdır. (romanların içeriklerine saygı duymadığım anlamına gelmiyor, tabii ki.) Eser Eseri incelemeye başlamadan önce, çevirmen ve yayınevine değinmekte fayda görüyorum. Külliyat yayınlarının kuruluş amacı ve sahip oldukları "manifesto", kültür tarihine ilişkin bu ve benzer kitapların özünü oluşturan probleme ve çözüm arayışına parmak basıyor. Medeniyet problemi. Handiyse her çağda tartışılıp budaklanmış olan bu sorunu ele almaya cüret etmeyeceğim, ancak önsöz ve "manifesto"da da bahsedildiği gibi "Dünyanın, bütün kültürlere varoluş ve hayat hakkı tanıyabilecek, yeni bir medeniyet tasavvur"una ihtiyaç duyduğu yadsınamaz bir gerçek, kanaatimce. Nihayet esere geçersek, 1928 yılında, İngilizce'deki en güvenilir Kur'an meallerinden birinin yazarı tarafından kaleme alınıyor kitap. Pickthall, 1. Dünya Savaşı'nın çalkantılı siyasi atmosferine, bunun
İslam Medeniyetinin DinamikleriMuhammed Marmaduke Pickthall · Külliyat Yayınları · 202126 okunma
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
6/10
·416 syf.··
2026 10. kitabı
·
7 günde okudu
·
Okunma: 14 Mart 2026 15:53
Yazarın okuduğum ilk kitabı. Betimlemeleri oldukça kuvvetli, okurken handiyse siz de oradaymışsınız gibi hissettiriyor. Zambra'nın adını daha önce duymamıştım, kitapçıda gezerken bu kitap ilgimi kapak tasarımıyla çekti ve aldım, okudum. Kitap dört kısımdan oluşuyor. İlk kısım Carla ve Gonzalo'nun gençliği, ikinci kısım bu ikilinin yıllar sonraki karşılaşmaları, üçüncü kısım Vicente ve Pru'nun hikayeleri, dördüncü kısım ise Gonzalo ve Vicente'nin karşılaşması üzerine. Adından da anlaşılacağı gibi buram buram şiir kokan bir kitap; Şilili şairlere atıflar ve bazı şiir alıntıları mevcut. Maalesef şiire dair yeterli bilgi birikimine sahip olmadığımı düşündüğümden yer yer sıkıldığım oldu. Çoğu okurun aksine edebi açıdan yorumlayacağım bir kitap olacak: Gonzalo'nun "üvey babalık" sancısı ve erkek çaresizliği okuyucuya çok güzel yansıtılmış. Carla'nın Gonzalo'yu çok da anlayabildiğini düşünmüyorum; Vicente, Gonzalo'nun öz çocuğu bile değilken, Gonzalo ona babalık yapmak için elinden geleni yapmışken bir gün hayallerinin peşinden gitmek istemesi sebebiyle kötü adam ilan edilmesi bana biraz haksızlıkmış gibi geldi. Zira Carla, Gonzalo'nun bebeğini düşürdükten sonra bir daha Gonzalo ile bebek düşünmediğini ilan etmişken. Gonzalo'da baba olacak kumaş yokmuşmuş. E bunca senedir Gonzalo, Vicente'ye babalık yapmadı mı? Carla'ya bir hemcinsi olarak hak vermeye çalıştıysam da başaramadım, Carla da ne istediğini bilmeyen, yolunu bulmak için çabalayan, bencil bir karakterdi bence. Kitabın son kısmında Vicente'nin Gonzalo'ya karşı hissettiği ama belli etmek hem isteyip hem istemediği kırgınlık hissi de oldukça net yansıtılmış. Anlayamadığım tek nokta, Pru bu hikayeye niye girdi, rolü neydi? Son kısımlarda neden kendisini tekrar göremedik? Yazar burada bize şiir misali hayatımızdaki
Şilili ŞairAlejandro Zambra · Notos Kitap · 2023241 okunma
5/10
·263 syf.··
2026 497. kitabı
·
3 günde okudu
·
Okunma: 03 Mart 2026 07:31
Yeşil Gece çevresindeki yorumlar, değerlendirişler handiyse birbirine karşıt. Bir kesim, bu romanın ilerici tutumla yazıldığını öne sürüyor. Bir kesim, bu 'ilericiliğin' Cumhuriyet'in ilk yılları­na özgü resmi görüş olduğu kanısında; Şahin Efendi'yi büsbü­tün inançsız sayıyor. Bir başka kesim, hangi ekonomik ve politik sebeplerle dinin Türk toplumu üzerindeki etkisinden habersiz Reşat Nuri'nin Yeşil Gece'de bu bilmediği gerçeklere birtakım ya­kıştırmalarla yaklaştığı görüşünde. Bu görüşler, bu savlar, yüceltişler, küçültüşler, Türkiye'nin o günkü siyasi tercihleriyle bağdaşık olarak öne çıkmış ya da geri planda kalmış. Sonra sonra, Yeşil Gece zaten unutulan romanlar­dan biri olmuş. Tanpınar, Yeşil Gece'nin "zihniyet ikiliği"ne ilişkin bir eser ol­duğunu belirtiyor. Gerçekten de, anlatış açısından birçok cılız­lığı barındıran Yeşil Gece, devirden devire hemen hep aynı kalan zihniyet farklarını deşer. Bu zihniyet farklarının inançlılık ya da inaçsızlıkla pek ilintisi yoktur ve baskın zihniyetin tek tasası, 'ik­tidar' olabilmek ya da iktidarın hiç değilse yanında olabilmektir. Bence, Reşat Nuri Yeşil Gece' de asıl 'baskın zihniyet'ten yakını­yor .. Selim İleri Hemen bütün yapıyı değiştiren unsur Yeşil Gece’de iyi niyete, sevgiye, merhamete yer verilmemiş olmasıdır. Şahin Bey, daha romanın ilk sayfalarında gittiği kasabanın insanlarıyla özellikle dindarlıklarından dolayı kavga etmeye kararlıdır. İnandırıcı olmaktan çok propagandanın hâkim olduğu romanın, Atatürk’ün “yobazlığı tenkit eden bir roman yazması” direktifi üzerine kaleme alındığı yaygın bir kanaat olarak kabul edilmiştir. Nitekim Yeşil Gece’nin 1926’da yayımlanmasından çok sonra Reşat Nuri bir mülâkatında romanının devamını yazmayı düşündüğünü, bunda Şahin Bey’in çok yaşlanmış olarak roman yazarıyla
Yeşil GeceReşat Nuri Güntekin · İnkılâp Kitabevi · 20184,467 okunma
Önce Ekmekler Bozuldu
10/10
·416 syf.··
Beğendi
·
2026 6. kitabı
·
7 günde okudu
·
Okunma: 27 Şubat 2026 01:17
Ekmeği karneye bağlanan bir kuşaktan geliyor Akbal. 40 kuşağından. Varlığı da yokluğu da pekala bilen bir kuşaktan. Karartma günlerinden. Sigara ışığının bile, el ayasıyla siper edildiği günlerden. Sait’in çırağı, Necatigil’in yareni. Hakikat sahibi hakiki bir Peralı. Eski, epeski bir antik İstanbol / Bizans insanı desem yeridir. Öykülerinde sözcük menşeili Sait’in etkileri görülse de, onun aksine bireyin yalnızlığını onun içsesi dairesince veren, ailevi anılarını derin bir iççekişle öyküleştiren, Sait’in zaman zaman başvurduğu sürreal ögelere handiyse başvurmayan, izlenimci yönü Sait’e göre çok ağır basmasa da bu noksanlığı bireysel duyarlılığıyla kapatan; sade, gerçekçi ve dolayısıyla özgün mü özgün bir öykü formu yakalamış, emektar bir öykücümüz Akbal. Kaç zamandır, bol ünlemli bir içsesle, ‘’Okuyacağım!..’’ dediğim ‘’Önce Ekmekler Bozuldu’’ kitabına, nihayet bir sahaf kazısında rastladım. Elbette basım tarihi eski bir kitap değil. Çok değerli Sevengül Sönmez’in editörlüğünde Doğan Kitap’ın yeniden yayımladığı bir Oktay Akbal öykü serisinin ilk kitabı. İlk basımı Azım Bezirci kaynaklarına göre 1946 ama Akbal, 1942’den beri çeşitli mecmualarda yayımladığı öykülerini tesviye edip bu kitabı basıma hazırlamış. F.K Basımevi’nden çıkmış kitap. Elle dağıtmış, postayla yollamış, Çoğunda banknot bile edinmemiş. İsmi albenili gelmiş ki adından epey söz ettirmiş dönem itibariyle. Oysa, ‘’ Önce Ekmekler Bozuldu’’ 20’li yaşlarında olan bir gencin, II. Dünya Savaşı yıllarındaki açlığın ve sefaletin çirkin namı için, bu başlıkta bir kitap ve öykü ismiyle savaşa karşı ironi yapmak istemesiyle ortaya çıkmış. İşte Akbal o yaşlarında bile bu kadar nahif, öngörülü, pür-ü pak bir delikanlı. ‘’Basit öyküler ve gereğinden fazla melankoli’’ var diyorsunuz kitabı okumaya başladığınızda
Önce Ekmekler BozulduOktay Akbal · Doğan Kitap · 2019248 okunma
Ahrar Kime Yarar?
Puan vermedi·640 syf.·
2026 3. kitabı
Takdim Ömer Cömert nam muhterem olmasa, inceleme yazmaya beni teşvik edecek bir adem bulamayacak, bu gibi mühim teşebbüslerden bigane kalacağım handiyse. erhan Burtul’un Ahrar’a dair dört başı mamur, efradını cami, ağyarını mani bir inceleme yazmış olması; bu kitabı tahlil etmemem için yeterli bir sebep olabilirdi. Şayet kitap her ikimize de farklı bakış açıları sunmuş olmasa idi. Sözü daha fazla yormadan Bismillah diyelim. Teessür-i Evvel “‘Kitaplar ikiye ayrılır’ demiş Pârisa. ‘Tekrar tekrar okunacak olanlar ile hiçbir vakit okunmaması gerekenler. Şayet kitabın bu ikincilerdense ‘anlaşılsın’ diye tasa etme. Şayet birincilerdense ya seçkinlere hitap ediyordur ki onlar anlarlar ya da anlayana kadar okurlar. Şu halde zor olanı yap çünkü sen insansın; senin bir seciyen olmalı.’” (Sy. 338) 4 ay kadar önce, kitabı okumaya başlamış, 3. günün sonunda 300 küsür sayfaya ulaşmıştım. Bütün büyük hazlar gibi; henüz ortada hiçbir sebep yokken ani bir terk ile 4 ay boyunca dönüp yüzüne bile bakmamıştım. Geçtiğimiz haftalarda tekrar elime aldığımda, “Aramıza bir soğukluk girmiş olmalıydı. Peki neden öyle olmadı?” demekten kendimi alıkoyamayacak sempatiklikte içine çekmişti beni Ahrar. Tüm dünya nimetlerinde olduğu gibi bu güzelliğin de son sayfaya kadar devam edeceği yanılgısını tatmıştım. Rafet Elçi’nin üslubu, gerçek bir roman okuduğunuzu size henüz ilk sayfalarda deruhte ediyor. Devreden cümlelerdeki titizliği başta olmak üzere romanın muharrirden talep ettiği hemen her unsuru ustalıkla işlemiş zat-ı şahaneleri. Neyse, sadede gelelim. Ömrün sayfaları tükeniyor. Göz gördüğü ile, kulak işittiği ile vesair organlarımız fonksiyonel amaliyeleriyle tanıklık ediyor bu tükenişe. Ama el… o el yok mu o el! “Dünyayı hafife almayın efendimiz. İsa’ya rağmen,
AhrarRafet Elçi · Litera Yayınları · 2013258 okunma