4/10
·256 syf.··
2026 54. kitabı
·
3 günde okudu
·
Okunma: 08 Haziran 2026 12:03
Bu romanı bitirdiğimde korku ya da hayranlık değil, kafa karışıklığı hissettim. Kitap hakkında yapılan yorumların büyük kısmı onun ne kadar cesur, rahatsız edici ve sarsıcı olduğuyla ilgiliydi. Gerçekten de roman bunların hepsini yapıyor. Ancak kitabı bitirdiğimde bütün bu vahşetin neye hizmet ettiğini anlayamadım. Romanın merkezinde Margot ve annesi Ruth arasındaki son derece yıkıcı ilişki yer alıyor. İlk bakışta bu ilişkiyi annelik, bağımlılık, istismar ve kimlik oluşumu gibi temalar üzerinden okumak mümkün. Hatta romanın sembolik açıdan son derece zengin olduğu da söylenebilir. Ruth yalnızca korkutucu bir anne figürü değil, aynı zamanda kontrol etme, sahip olma ve tüketme arzusunun da bir temsilcisi olarak okunabilir. Margot’nun hikayesi ise böylesine baskıcı bir ilişkinin içinden sıyrılarak kendi benliğini kurmaya çalışan bir çocuğun hikayesi olarak değerlendirilebilir. Benim romanla kurduğum mesafe tam da burada başladı. Bu temaların varlığını görebilmeme rağmen onları okuma deneyimim sırasında hissedemedim. Romanın sembolik katmanları anlatının doğal bir parçası değil, sonradan eklenmiş gibi duruyordu. Okurken sürekli yaşanan olayların şok edici tarafıyla karşı karşıya kaldım fakat bu şokun beni hangi duyguya ya da düşünceye ulaştırmak istediğini tam olarak kavrayamadım. Karakterler konusunda da benzer bir problem yaşadım. Abbie ve servis şoförü gibi karakterlerin anlatıda belirli işlevleri olduğu düşünülebilir. Bunlar Margot’nun kapalı dünyasının dışında kalan hayatı, farklı ilişki biçimlerini ve başka ihtimalleri temsil ediyor olabilirler. Fakat roman bu karakterleri yeterince geliştirmediği için onların varlığı bende güçlü bir etki yaratmadı. Özellikle Margot ile Abbie bağının daha güçlü bir yere taşınabileceğini düşündüm. Buna rağmen romanın tamamen
KuzuLucy Rose · İthaki Yayınları · 202617 okunma
4/10
·264 syf.··
2026 12. kitabı
·
12 günde okudu
·
Okunma: 12 Haziran 2026 21:37
Pankreas kanserine yakalanan, ölmekten çok korkan bir adamın tedavisi için alternatif tıp yöntemi olan henüz ölmeden uzun yıllar dondurulma işlemini(kriyonik) seçmesi ve başına gelen şaşırtıcı olayları anlatılıyor. Ölüm-yaşam ikigenini bilim tadında okucuya aktarmış. Şimdi gelelim sadede; Oysa ben aşık olmuştum. Üstelik aramızdaki korkunç yaş farkına rağmen. Eskiden bırakın bunu söylemeyi, düşünürken bile utanıyordum ama artık umrumda değil. (sf. 43) Evet, kitabın bu alıntısından anlaşılacağı üzere yazarımız çok güzel bir romanın nasıl berbat edilebildiğini göstermek istemiş. Ve bunu tramvaları üzerinden aktarmış. Hepimizin tramvaları var tabiki ama anormal duygularımıza zemin hazırlamasına izin vermemeye çalışıyoruz. Konuya dahil edilmeyebilirdi. Yazarın kalemini çok beğeniyorum ama bu kitabı beklentimi karşılamadı. Distopik romanlara göre Bilimkurgu romanları daha çok ilgimi çekiyor ve maalesef ki Türk yazarları azımsanacak kadar az, hele de kalifiyeli olanları. Yazarın eline sağlık, çok güzel bir konuyu yine romana yedirmiş, emek ister çünkü verdiği bilgileri çiğ veyahut askıda bırakmıyordu. Ama sadece bu kadar çünkü 57 yaşındaki bir karakteri neden 24 yaşlarında birine bir şeyler hissetmesini aktarabilirsin ki, normalleştirmek bu düpedüz. Bu yüzden bazen baş karakterin hislerinin tasvir edildiği yerlerde çok sıkıldım. Mater serisi konu bakımından çok daha iyiydi. Bu önemli detayı geçersem eğer içeriği gerçekten özgün ve güzeldi. Bir de karakterleri için hep Latince isimler kullanıyor bayağı değil ama Türk isimler tercih edilebilirdi zannımca. Türk Bilimkurgu roman türünde farklı bir şeyler okumak isteyenlere özgün bir içerik sunuyor, bu açıdan okunabilir. Okuyacak olanlara da şimdiden iyi okumalar...
BiomortemSerkan Karaismailoğlu · Elma Yayınevi · 20252,778 okunma
Reklam
10/10
·158 syf.··
2024 98. kitabı
·
2 saatte okudu
·
Okunma: 20 Kasım 2024 02:59
‎​Ahmet Mithat Efendi, Tanzimat döneminin en üretken kalemlerinden biri olarak, Felsefe-i Zenan ile yalnızca bir hikâye anlatmakla kalmaz; o dönemin toplumsal yapısını, kadın-erkek ilişkilerini ve "mutluluk" kavramını derinden sorgulayan bir felsefi zemin inşa eder. Akile, Fazıla ve Zekiye gibi karakterler üzerinden kurgulanan bu eser, geleneksel aile yapısının ve kadınlara biçilen "fedakârlık" rolünün bir eleştirisi niteliğindedir. ‎ ‎​Eserdeki "Fakat her şeyin cahili olmaktansa o şey hakkında bilgi sahibi olmak yeğ değil midir?" sorusu, aslında Ahmet Mithat Efendi'nin okuruna ve toplumuna verdiği ana mesajdır. Yazar, cehaletin koruyucu bir kalkan değil, aksine bir hapishane olduğunu vurgular. Özgürleşmenin ilk adımı, insanın içinde bulunduğu durumu tüm çıplaklığıyla analiz edebilmesidir. ‎ ‎​Toplumsal dayatmaların ötesine geçebilmek, karakterlerin kendi özgür iradelerini keşfetmeleriyle mümkündür. Yazar, aşkı idealize edilen bir masal olmaktan çıkarıp rasyonel bir zemine oturtur: ‎​"Hiçbir aşk yoktur ki masallarda denildiği gibi görür görmez kalbinin derinliklerinden ve can-ı gönülden kopuşup da gelmiş olsun." ‎​Bu cümle, duyguların da bir akıl süzgecinden geçirilmesi gerektiğini savunur. Akile, Fazıla ve Zekiye’nin yaşadıkları, birer duygu tutsaklığından ziyade, kendi zihinlerini özgürlük aşkıyla doldurma çabasıdır. Nitekim karakterin ifadesiyle: "Ben zihnimi, esaretin her yönünü uzun uzadıya ölçüp tarttıktan sonra özgürlük aşkıyla doldurdum." Bu ifade, esaretin sadece fiziksel değil, zihinsel bir tercih veya bir kabulleniş olduğunu gösterir. ​Kitabın belki de en vurucu eleştirisi, insanın sahte mutluluklar peşinde koşarak kendi özgürlüğünü nasıl sınırladığı üzerinedir: ‎ ​"İnsan kısmı hürriyet hürriyet der de hürriyetin ne olduğunu dahi bilmez. Mutluluk mutluluk
Edebiyat
Felsefe-i ZenanAhmet Mithat Efendi · Sel Yayıncılık · 2012211 okunma
7/10
·112 syf.··
2026 47. kitabı
Kitapta yaşadığı özel hayatına ilişkin problemler nedeniyle tek başına gemiyle yolculuk eden adamın kazayla gemiden düşmesi sonucu, yaşamla ölümle ve geçmiş yaşamına ait hesaplaşması ile oluşan bir roman kurgulanmış. Yazarın tarzı, kibar anlaşılır ve çeviri de başarılı. Yazarın daha sonra yaşamına kendi son verdiği dikkate alınırsa romanda bu konudaki düşüncelerini romandaki karakterlerle yazıya dökmesi ilginç geldi.
Gemiden Düşen AdamHerbert Clyde Lewis · Holden Kitap · 2024710 okunma
8/10
·83 syf.··
2026 10. kitabı
Küçük hacmine rağmen insanın zihnine çivi gibi çakılan türden bir hikâye. Olay aslında basit gibi başlıyor: bir gemi yolculuğu, dünya satranç şampiyonu Mirko Czentovic ve onun karşısında sessiz, gizemli Dr. B. Ama Zweig öyle bir atmosfer kuruyor ki, sayfalar ilerledikçe “bu bir satranç kitabı değil, insan zihninin sınırlarıyla ilgili bir gerilim” demeye başlıyorsun. Dr. B’nin hikâyesi özellikle insanı sarsıyor. Yalnızlık, izolasyon ve zihnin kendi kendini tüketmesi… Bir noktadan sonra satranç onun için bir oyun değil, hayatta kalma meselesi oluyor. En çarpıcı tarafı da şu: zeka bazen kurtuluş değil, tam tersine bir hapishane olabiliyor. Czentovic ise tam zıt kutup. Donuk, kaba ama inanılmaz pratik bir zekâ. Zweig burada “doğuştan yetenek vs. sonradan kazanılan bilgi” çatışmasını çok net hissettiriyor. Kitap ilerledikçe gerilim artıyor, finaldeki maç sahnesi de neredeyse nefes tutarak okunuyor. Ama asıl vurucu olan satranç değil; insan zihninin baskı altında nasıl değiştiği. Kısa ama tokat gibi bir kitap. Bitirince bir süre kafanın içinde dönüp duruyor.
SatrançStefan Zweig · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 2020279,1bin okunma
"Lanetli Avlu" Üzerine
Puan vermedi·108 syf.··
2026 1. kitabı
İmparatorluğun Gölgeleri Arasında Bir Araf: Lanetli Avlu'nun Dramatik Mimarisini Okumak Edebiyat dünyasında "Nobel" etiketine sahip eserlere ve yazarlara yaklaşırken içimde beliren temkinli tutum, zaman zaman da haklı önyargı; siyasi konjonktürlerin edebi liyakatin önüne geçtiği şüphesinden beslenir. Ancak İvo Andriç’in *Lanetli Avlu*’sunun kapılarından içeri adım attığımızda bu şüphenin yerini hızla derin bir sanatsal saygıya bıraktığını görüyorsunuz. Andriç, bu kısacık ama hacmi kendinden menkul romanında, Balkanlar'ın iç içe geçmiş, karmaşık ve çok sesli ruhunu hamasi bir kimlik siyasetine kurban etmeden, doğrudan "insan doğası" üzerinden evrenselleştirerek madalyayı edebi bileğinin hakkıyla taşıdığını kanıtlıyor. Kitabın ismine de ruhunu veren "Avlu", salt fiziksel bir tutsaklık alanı değildir. Sınırları üç kıtaya yayılan koca bir imparatorluğun kusursuz bir mikrokozmosudur. Andriç, Osmanlı İstanbul’unun o devasa demografik haritasını bu hapishane duvarları arasına sıkıştırarak adeta bir Babil Kulesi inşa eder. Bosnalı bir Katolik rahip, İzmirli bir Yahudi, Anadolulu bir Türk, Bulgar tüccarlar, Gürcüler, Araplar ve şehrin tekinsiz karanlıklarından kopup gelmiş sıradan suçlular... Bu mekânsal kurgu, metne muazzam bir teatrallik katmaktadır. Okurken kalabalık bir oyuncu kadrosunun dinamik bir koro işlevi gördüğü, ışık ve gölge oyunlarıyla seyirciyi sürekli tetikte tutan klostrofobik bir tiyatro sahnesinin tam ortasında olduğunuzu hissedersiniz. Farklı dillerden ve milletlerden gelen bu karakterler, kendi ulusal veya dini kimliklerinden koparak otorite karşısında ortak bir "hapishane kimliği" inşa ederler. Avlu, tarihin ve insanlık trajedilerinin sahnelendiği; imparatorluğun tüm sinir uçlarının gelip düğümlendiği ana dekordur. Bu kalabalık ve uğultulu sahnenin
Edebiyat
Lanetli Avluİvo Andriç · İletişim Yayıncılık · 2020460 okunma
Reklam
Reklam