Her insan kendi içinde kurduğu bir hapishanede yaşar. İşin tuhaf tarafı ise bizi o hapishanede kilitli tutan kişi kendimizizdir.
1000Kitap
Büyük Birader vs. Nüfus Memuru: Distopyanın Şark Kurnazlığı
George Orwell, 1984’ü yazarken muhtemelen dünyanın en kusursuz, en korkunç ve her şeyi gören totaliter kabusunu dizayn ettiğini düşünüyordu. Tek bir düğmeyle geçmişi silen, insanı hiç var olmamış gibi yok eden bir 'Düşünce Polisi' ve 'Büyük Birader' mekanizması... Her şey çok steril, çok organize ve fazla ciddiye alarak kurgulamış. Oysa dönüp Aziz Nesin’in Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz başyapıtına baktığımızda, Orwell’ın o milyarlarca dolarlık fütüristik gözetim simülasyonunun bizim nüfus müdürlüklerinin ve bürokrasinin karşısında nasıl tel tel döküldüğünü görüyoruz. Orwell’ın distopyasında sistem seni yok etmek için devasa bütçeler harcar, ekranlar koyar, işkenceler yapar. Bizim yerli ve milli distopyamızda ise her şey çok daha tasarruflu: Bir nüfus memurunun mürekkebi bitiyor, kayıtlara "ölesi" yazılıyor ve tebrikler artık resmen yaşamıyorsunuz ! Ama iş vergi almaya, askere çağırmaya gelince sistem bir anda dirilip kapınıza dayanıyor. Winston Smith, varlığını kanıtlamak için sisteme karşı gizli bir direniş başlatırken Yaşar Yaşamaz, devletin bizzat kendisine "Yahu vallahi yaşıyorum, bakın etimle kemiğimle buradayım" diye rüşvet vermek zorunda kalıyor. 1984’te insanı hiçe sayan teknolojik bir soğukluk vardır Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz’da ise insanı çıldırtan, trajikomik bir şark kurnazlığı ve bürokratik absürtlük. Biri 'Çift-Düşün' ile zihni ele geçirir, diğeri 'Bugün git yarın gel' ile iradeyi felç eder. Kısacası Winston Smith odasındaki gizli ekrandan kaçmaya çalışadursun, bizim Yaşar hapishanede devletin ona veremediği kimliği ve insanlık onurunu buluyor. Eğer Winston bizim vergi dairesine düşseydi, sistemin o felsefi ağırlığı altında ezilmek yerine sıra beklerken can sıkıntısından varoluşsal bir aydınlanma yaşar, Büyük Birader’e de "Acelen ne, bekle Firuze"
Duygu ve Düşünce
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
Henri Landru: Fransa’nın “Mavi Sakal” Lakaplı, İlk Seri Katili
Henri Landru, 1869 yılında Paris’te dünyaya gelir. Mütevazi bir ailenin çocuğudur ve 24 yaşındayken kuzeni Marie-Charlotte Rémy ile evlenir. Landru’nun bu evlilikten 4 çocuğu olur ve ardından aile içerisinde geçim sıkıntıları baş gösterir. Landru’nun hikayesi bu an itibariyle başlar. Mavi Sakal Efsanesinin Doğuşu Henri Landru, yaşamının dönüşüm sürecinde finansal zorluklar ve dolandırıcılık olaylarıyla dolu bir yolculuğa adım attı. Dört çocuğunun doğumu, Landru’yu ekonomik sıkıntılara sürükledi ve bu aslında onu suça yönlendiren baş etmen oldu. İlk dolandırıcılığı, petrolle çalışan hayali bir bisiklet fabrikası kurması ile başladı. Henri Landru, ulusal bir reklam kampanyası düzenleyerek, her sipariş için toplam fiyatın üçte birine tekabül eden bir ön ödeme talep etti. Müşterilerden gelen bu para ile hiçbir zaman bisiklet üretmeden ortadan kayboldu. Landru’nun hayatı, ardı arkası kesilmeyen dolandırıcılıklar, sahte isimler ile yaşamını sürdürme ve pek çok para ve hapis cezası ile böyle sürdü gitti. 1904’te iki yıl, 1906’da ise on üç ay hapis cezasına çarptırıldı. Hapishanede olduğu esnada intihar girişiminde bulunması üzerine, psikiyatristlerin “anormal zihinsel bozukluk” teşhisiyle serbest bırakıldı. 1909’da, evlilik ilanı üzerine giriştiği bir dolandırıcılık sonucu üç yıl hapis cezası aldı. Bu olayda, nişanlandığı Jeanne Isoré isimli bir kadının tüm mal varlığını ele geçirdikten sonra ortadan kaybolmuştur. Henri Landru Nasıl Bir Seri Katile Dönüştü? Hapisten çıktıktan sonra Landru yeni bir dolandırıcılığa girişti. Satın aldığı bir garajı ücretini dahi ödemeden başka bir kişiye satan Landru, bu suçtan dolayı 1914 yılında dört yıl hapis cezasına çarptırıldı. Benzer suçlardan dolayı üçüncü defa ciddi hapis cezasına çarptırılan Landru’nun Guyana’daki bir hapishaneye
Robotlaşma ve Sömürü
Sistem, insanı önce ruhundan soyup sonra onu kendi çarklarını döndüren mekanik bir vidaya dönüştürür. Her sabah aynı kaygıyla uyanıp fabrikalara ve ofislere koşan kitleler, köleliği medeniyet zanneder. Zalimler, masumların emeğini ve zamanını çalarken, arkalarında posası çıkarılmış robotlar bırakır. Zeka ve farkındalık bu sömürü düzeninde törpülenir; çünkü sorgulamayan, sadece itaat eden makineler istenir. İşte insanın trajedisi; kendi elleriyle inşa ettiği bu devasa hapishanede, her gün biraz daha çürüyerek pedal çevirmektir.
1000Kitap
"Sonunda, insan her şeye alışır, derdi annem her zaman. Ben de hapishanede bunu sık sık düşündüm. İnsan bir ağaç kovuğunda yaşamaya zorlansa bile, gökyüzüne uçan kuşları ya da bulutların buluşmasını izlemeye zamanla alışır." Albert Camus
yunanistan'ın anne rasputin'i: keratealı mariam soulakiotis yunan eski takvim ortodoks başrahibesiydi. her şey başpiskopos matthew karpathakis'in hastalanıp daha münzevi bir hayat sürme kararı sonrası işleri büyük ölçüde mariam'a devretmesiyle başladı. mariam tam bir suç makinesiydi. önce kıbrıs'a zeytinyağı ihracı ve lastik ithali ile suçlandı. daha sonra varlıklı kadınları manastıra davet ederek tüm varlıklarını manastıra bağışlamaları için işkencelerde bulundu ya da öldürdü. bu sayede 300 ev ve çiftlik, binlerce sterlinlik mücevherler ve yaklaşık 56 milyondan fazla euro sahibi oldu. devlet kayıtları, yaklaşık 500 kişinin tüm mal varlıklarını manastıra bıraktıktan sonra burada öldüklerini göstermektedir. manastıra insan toplamak için varlıklı bekar ve dul kadınları kullandı. manastıra sahte senatoryum izlenimi vererek 150 verem hastasının tedavi olmadan ölümüne sebep oldu. manastırda 400'den fazla takipçisi vardı, tutuklandığında sokaklarda protestolar yaptılar ve bugün hâlâ onun masum olduğuna inanan insanlar vardır. ilk olarak isimsiz ihbarlarla bir şeylerin döndüğü anlaşıldı, ihbarlar gelmeye devam etti sonra yunan asıllı amerikalı bir kızın kaybolması sonucunda fbi'ın devreye girmesiyle işler iyice büyüdü, en sonunda tutuklandı ve hapishanede öldü. olayların gerçekleştiği kasaba ve manastır çok küçük olduğu için yaşananlar büyük hayret uyandırmıştır. bugün mariam soulakiotis'in bu işleri döndürdüğü manastır hâlâ açıktır.
Din