Leyl

Leyl
@harabelerim
En güzel kelebekler, hep yanlış kalplere konarlarmış. Sonra solup giderler, değerleri hiç bilinmezmiş. Bütün en güzel kelebekler mezardalar.
"Böyle olmasını istemezdim ama hep olurdu. Dünyanın bütün kızılderilileri yenilir, Spartakus kaybeder, gün batarken sararır, kuşlar döner, Sadri Alışık denilen hergele, her filminde ağlardı. O ağladıkça ben de ağlardım. Nedenimi bilmez ağlardım. Ağladıkça Sadri’ye kıl kapar gıcık olurdum. Üçüncü şahıs olarak kalışına, hep gidici kadınları sevişine, bu gidiciliklerin bir mecburiyet gibi duruşuna, Sadri’nin bu mecburiyetlere, giden kişinin özgürlüğü olarak bakıp, ona ihanet etmemek için kendine ihanet edişine..."
Reklam
“Aslında, tam diye bir şey yoktur,” dedim, “her tam, bir üst yarımın alt basamağıdır. Yani yarım da bir bütündür.”
Edebiyat
"bana kanatlarımı bıraktırdılar, bana ihaneti öğrettiler. başka haber yok."
Edebiyat
Eskiden, asalet iddia edilince, mutlaka, bir tanrının soyundan gelindiği ileri sürülürdü. Son zamanların sultanları bile, yeryüzünde Allah’ın gölgesi olduklarını iddia ederlerdi ya. Bir ağaca şimşek çarpıp da ağaç yıkılınca, eskilerce, birisi mutlaka ağaca savaş baltasını fırlatmış demekti. Yepyeni günü geçmiş günün bir olayına tamamıyla kurban etmekle, güzelim yepyeni güne yazık edilmiş olur. Tanrıça Athena’ya alt bir efsane, zeytinin Yu­nanistan'a nasıl geldiğini ima etmesi bakımından önemlidir. Tanrıça Athena ile Denizler Tanrısı Poseidon, Atina kentinin koruyuculuğu için, yarışmaya girişirler. Kente en faydalı şeyi getiren, muzaffer sayılacaktır. Poseidon atı, Athena ise zeytin ağacını getirir. Athena kazanır ve kentin koruyucusu olur. O zamanın megaron denilen, iki gözlü evleri­nin alt odalarında pencere yoktu. O karanlıkta Poseidon'un atını oynatacak değil, kandil yakacaklar­dı. Zaten Yunanistan’da zeytin, azlığı yüzünden, kut­sal bir hal almıştı. Yarışlarda kazananların alınlarına, zeytin dalı çelengi konulurdu. Doğru degilse,iyi uydurulmuş bir yalandır. Rönesans çağında uyanabildiler ve bu uyanışları da kuzeyden değil, güneyden geldi. Oraya da doğudan geçmişti. (Türkler şalvarı Anadolu'da buldular ve orada buldukları giyimi kabul ettiler.) Şalvar, Minoen fresklerindeki erkeklerde pek belli olarak görülür. Pantolon, şalvarın pek değişmiş bir şeklidir. Pantolonu ata binmek için İskitler uydurdular. Asya steplerinden gelen Moğollar ve Türkler pantolon giyerlerdi. Daphne Defne, Trakofrigya dilinde, güneşin yükselmesiyle kaçan şafak pembeliğidir. Biz bir yandan Batı kültürünü benimsemeye kalkışırız. Batı ise klasik kültürünü benimser ve kendisini o asıldan bilir. Ama biz, vaktiyle Anado­lu’da yaşamış olan atalarımızın yarattığı o kültürü yadırgar ve
Seni az tanıyorum... Az. Sen de fark ettin mi? Az, dediğin, küçücük bir kelime. Sadece A ve Z.  Sadece iki harf. Ama aralarında koca bir alfabe var. O alfabeyle yazılmış onbinlerce kelime ve yüzbinlerce cümle var. Sana söylemek isteyip de yazamadığım sözler bile o iki harfin arasında. Biri başlangıç, diğeri son. Ama sanki birbirleri için yaratılmışlar. Yan yana gelip de birlikte okunmak için. Aralarındaki her harfi teker teker aşıp birbirlerine kavuşmuş gibiler. Senin ve benim gibi... Bu yüzden, belki de az çoktan fazladır. Belki de az, hayat ve ölüm kadardır! Belki de seni az tanıyorum, seni kendimden çok biliyorum, demektir. Bilmesem de öğrenmek için her şeyi yaparım, demektir. Belki de az, her şeyi demektir. Ve belki de, benim sana söyleyebileceğim tek şeydir... - ''Seni az seviyorum'' dedi Derdà. - ''Ben daha az'' dedi Derda.  bir daha konuşmadılar...