Kalb tasfiyesinde helâl lokmanın hayâtî bir yeri vardır. Abdülkâdir Geylânî -kuddise sirruh- şöyle buyurur:
“Haram yemek kalbi öldürür, helâl yemek ise ihyâ eder. Lokma var seni dünyâ ile, lokma var seni âhiret ile meşgûl eder. Lokma var, seni Allâh Teâlâ’ya rağbet ettirir.”
Hazret-i Mevlânâ -kuddise sirruh- da:
“Dün gece mîdeme birkaç şüpheli lokma indi ve ilham yolunu tıkadı.” buyurur ki, bu da alınan gıdânın maddî durumu kadar mânevî durumuna da dikkat etmemiz gerektiğini ortaya koymaktadır. Yine
Mevlânâ Hazretleri şöyle buyurur:
“Teni aşırı besleyip geliştirmeye bakma! Çünkü o, sonunda toprağa verilecek bir kurbandır. Sen, asıl gönlünü beslemeye bak! Yücelere gidecek ve şereflenecek olan odur. Bedenine yağlı ballı şeyleri az ver. Çünkü onu gereğinden fazla besleyen, nefsânî arzulara düşüyor ve sonunda rezîl olup gidiyor.”
Böylesine hassas bir mevzûda müsrifçe bir tavır takınmak, elbette ki mü’min şahsiyetiyle aslâ bağdaşmaz.
Hiç kimse, elini haramdan çektiği hâlde, Allah’ın helâlinden mahrum kalmaz.
Bu, çoğu insanın anlayamadığı zor bir denklemdir: Ne kazandıysan, hepsi Allah’ın sana takdir ettiği rızıktır; haram yoldan elde ettiğin bile, aslında Allah’ın sana yazdığı rızkın süslenmiş bir tuzağıdır. Eğer sabretseydin, onu helâlinden elde edecektin. Yediğin her haram lokma, sabretseydin helâl olurdu. Kazandığın her haram dirhem, sabretseydin helâl olurdu. Haram bir bakışta bulduğun haz, sabretseydin helâl yoldan çok daha güzel bir haz olurdu!
Eğerçi bâde içer biz de neşve- yâb oluruz
Düşünmeyiz ki nihâyetde pek hârâb oluruz
Huzûr-ı haşre dek vardıkta pür- hicâb oluruz
Yazık yazık bize şayeste-i azâb oluruz
“Gerçi biz de şarap içer, neşe buluruz;
ama sonunda çok perişan olacağımızı düşünmeyiz.
Mahşer huzuruna vardığımızda utanç içinde kalırız.
Yazık, çok yazık bize; azaba layık oluruz.”
Ehl-i Sünnet'e göre, insanın yediği her şey —ister helal ister haram olsunonun rızkıdır. Mu'tezile ise “haram rızık değildir” demiştir. Bu ihtilaf, rızık kavramının tanımından kaynaklanır. Ehl-i Sünnet'e göre rızık, “canlının kendisiyle beslendiği şey”dir; Mutezile'ye göre ise “mülkiyet”tir. Ancak bu anlayış bâtıldır; çünkü Allah'ın “Yeryüzünde yürüyen hiçbir canlı yoktur ki rızkı Allah'a ait olmasın” (Hud 11/6) ayeti, rızkı mülkiyetle sınırlamayı imkânsız kılar. Zira hayvanlar için mülkiyet söz konusu değildir. Ayrıca bir insan ömrü boyunca haram da yiyebilir; bu durumda, “Allah'ın rızkını yemedi” demek mümkün değildir.
Sâbuni, şu muhtemel itiraza da cevap verir: “Madem haram da Allah'ın rızkıdır, öyleyse onu yiyen niçin cezalandırılır?” Cevap olarak der ki: Allah rızkı mutlak olarak vaad etmiş, ancak onu helal yoldan aramayı emretmiştir. Kul, hırs ve heva ile haram yoldan onu talep ederse, Allah rızkını o yoldan da ona ulaştırır; fakat kul, kötü seçimi ve ilahi emre muhalefeti sebebiyle cezayı hak eder. Bu durum, öldürme fiiline benzer: Öldürülenin ölümü Allah'ın yaratmasıyladır, ama katil, fiili kendi iradesiyle gerçekleştirdiği için mesul olur.”
Zahit olmak (dünyaya rağbet etmemek), kişinin helâl olan şeyleri kendisine haram kılması veya malını dağıtıp tüketmesi demek değildir. Bilakis zahit olmak, elindekilere, Allah katında olanlardan daha fazla güvenmemek demektir.
(Ibn Máce, Zühd, 1)