PAUL VALÉRY VE MERLEAU-PONTY: “DANS” VE BEDEN FELSEFESİ
Paul Valéry’nin dans üzerine düşüncelerinde dansçı, yalnızca hareket eden bir beden değildir. Dansçı, bedeniyle düşünen, düşünceyi hareket hâline getiren ve zamanı görünür kılan kişidir. Dans, bu anlamda yalnızca estetik bir gösteri değil; bedenin düşünceye, düşüncenin de ritme dönüşmesidir. Valéry için dansçı, gündelik hareketin ötesine geçer. Yürümek bir yere varmak içindir; dans etmek ise hareketin kendisini anlamlı kılmaktır. Dansçı, bedeniyle bir düşünce kurar. Sözsüz konuşur, sessizce düşünür, mekânı ve zamanı bedeniyle yazar. Merleau-Ponty’nin beden fenomenolojisi de bu noktada önemli bir kapı açar. Ona göre beden, ruhun taşıdığı basit bir araç değildir. Beden, insanın dünyaya yönelme biçimidir. İnsan dünyayı yalnızca aklıyla kavramaz; görerek, dokunarak, yürüyerek, bekleyerek, titreyerek ve yaklaşarak anlar. Bu bakımdan beden, dünyayla aramızdaki ilk bağdır. İnsan, dünyada yalnızca düşünen bir bilinç olarak değil, hisseden, algılayan ve hareket eden bir beden olarak vardır. Merleau-Ponty’nin düşüncesinde beden, varoluşun sessiz dilidir. Şans ve Dans, Valéry ve Merleau-Ponty’nin bu beden merkezli düşünceleriyle güçlü bir ilişki kurar. Romanda dans, yalnızca bireysel bir hareket ya da estetik bir figür değildir. Dans, iki insan arasında kurulan anlamın, temasın ve ilişkinin biçimidir. Fenomenolojide beden, dünyayı algılamanın aracıdır. Şans ve Dans’ta ise beden, bunun ötesine geçerek ilişki kurmanın aracına dönüşür. İnsan yalnızca dünyayı bedenle algılamaz; başkasına da bedenle yaklaşır, onun ritmine bedenle cevap verir, mesafeyi bedenle azaltır. Bu nedenle romanda hareket, yalnızca tekil bir anlam üretmez. Dans, paylaşılan anlam üretir. Bir kişinin adımı, diğerinin cevabıyla anlam kazanır. Ritmin ortaya çıkması için yalnızca hareket etmek yetmez;
NIETZSCHE: “DANS”IN FELSEFESİ
Nietzsche’nin felsefesinde dans, yalnızca bedensel bir hareket değildir; hayatı olumlamanın, ağırlıktan kurtulmanın ve insanın kendi varlığını yaratıcı biçimde kurmasının simgesidir. Nietzscheci düşüncede insan, hayatı yalnızca katlanılması gereken bir yük olarak değil, biçim verilmesi gereken bir sanat eseri olarak görmelidir. Bu nedenle insan, kendi hayatının yalnızca izleyicisi değil, aynı zamanda şairi, bestecisi ve dansçısı olmalıdır. Nietzsche’de dans, özellikle Dionysosçu hayat anlayışıyla ilişkilidir. Dionysosçu ruh, düzenin, ölçünün ve katı aklın ötesine geçerek yaşamın coşkusunu, taşkınlığını ve yaratıcı gücünü kabul eder. Dans burada hayatın belirsizliğine karşı bir savunma değil, o belirsizliğin içinde var olma biçimidir. Şans ve Dans bu Nietzscheci mirasla güçlü bir bağ kurar. Romanın merkezindeki “dans” fikri, hayatın karşısında edilgen kalmama, gelen teklife cevap verme ve varoluşu hareket içinde kurma anlamı taşır. Ancak roman, Nietzsche’nin birey merkezli sertliğini yumuşatır. Nietzsche’de dans çoğu zaman güç istencinin ifadesiyken, Şans ve Dans’ta dans daha çok bağlantı istencinin ifadesidir. Bu fark önemlidir. Nietzsche’nin insanı çoğu zaman kendini aşmak zorunda olan yalnız bir figürdür. Üstinsan, kalabalığın ahlakından, alışkanlıklarından ve zayıflığından ayrılarak kendi değerlerini yaratır. Oysa Şans ve Dans’ta Nuri Bey bilge bir figürdür ama yalnız değildir. Onun bilgeliği insanları dışarıda bırakmaz; tersine onları bir araya getirir. Nuri Bey, Nietzscheci anlamda hayatı olumlayan bir karakterdir; fakat bu olumlamayı yalnızlık üzerinden değil, topluluk üzerinden gerçekleştirir. Onun dansı tek kişinin meydan okuması değil, insanların birbirine temas ettiği ortak bir ritimdir. Bu nedenle romanda dans, yalnızca bireysel güçlenmenin değil,
📚🔔 Tatil zili çaldı! Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞 Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
SPINOZA: “ŞANS”IN FELSEFESİ
Spinoza’ya göre şans, insan zihninin eksik bilgisinden doğan bir kavramdır. İnsan, olayların gerçek nedenlerini bütünüyle kavrayamadığında onlara “tesadüf”, “kader” ya da “şans” adını verir. Oysa Spinoza’nın düşüncesinde evrende rastlantı yoktur; her şey belirli nedenlerin zorunlu sonucu olarak meydana gelir. Bu bakımdan Spinoza, “şans”ı gerçek bir güç olarak değil, insanın bilmediği nedenler karşısındaki adlandırması olarak görür. Fortuna ve casus, yani talih ve tesadüf, ona göre doğanın düzeninde değil, insanın bilgisizliğinde yer alır. Şans ve Dans ise bu düşünceyle doğrudan çatışmak yerine, onun içinden farklı bir insanî alan açar. Roman, Spinoza’nın “şans yoktur, yalnızca bilmediğimiz nedenler vardır” düşüncesini bütünüyle reddetmez. Fakat insanın bilinmeyen karşısında yalnızca açıklama yapan değil, aynı zamanda eyleme geçen bir varlık olduğunu savunur. Nuri Bey’in şu sözü bu ayrımın merkezinde yer alır: “Şansını zorlayan, içinde ne olduğunu bilmediği bir odanın kapısını açandır.” Bu cümlede şans, pasif biçimde beklenen bir mucize değildir. Şans, insanın bilinmeyene doğru attığı adımda ortaya çıkan bir imkândır. Spinoza için kapının ardında ne olduğunun bilinmemesi, insan bilgisinin sınırlılığına işaret eder. Nuri Bey için ise bu bilinmezlik, insanın cesaretini sınayan bir eşiktir. Spinoza’nın evreninde kapıyı açmak bile nedenlerin zorunlu sonucudur. Şans ve Dans’ta ise kapıyı açmak, insanın hayatla kurduğu bilinçli ilişkiyi temsil eder. İnsan her şeyi bilemez; fakat bilmediği şey karşısında tamamen hareketsiz kalmak zorunda da değildir. Bu nedenle romanda özgürlük, Spinoza’daki gibi yalnızca zorunluluğu anlamakla sınırlı değildir. Özgürlük, bilinmeyene rağmen hareket edebilmekte, hayatın teklifine cevap verebilmekte ve dansa kalkabilmektedir. Spinoza’nın
Yolda olmanın küçük bir bahsi
"Bir kez ayaklarının üstüne dikildi mi , öylece kalmamalı insan." Yıllarca yürümenin felsefesi üstüne düşündüm durdum. Benim için yürümek eylemi daima yolda olmayı hayatta var olmak için hareket etmeyi çağrıştırır. Oruç aruoba da der ya hani, önemli olan varmak değil yolda olmaktır diye işte tam buradan tutuyorum yürüme felsefesini. Bugün bir dostumla sohbet ederken bir amaca varmak için çok çalışması sınava girmesi gerektiğinden ama bir türlü bazı kararları alamadığından bahsetti. Yani aslında durduğundan... Durma eylemi yürüme eylemine göre daha tatlı daha keyifli görünüyor olabilir belki de hissi de öyledir. Fakat doğmak , yaşamak ve ölmek üçlemesinde başımızın üstünde yer alan kum saati için bu keyifli ve tatlı eylem tehlikeli değil mi? Şöyle bir es vereyim. Burdaki terim üzerine konuşurken durmanın felsefesi olarak adlandıramayız bunu çünkü bu daha çok an'da kalmak zihni dinlendirmek anlamlarına gelebilir. Benim bahsim daha çok eylemsizlik. Düşünce eylemsizliği, öğrenme eylemsizliği, sorgulama eylemsizliği. Forrest Gump vari bir koşturmadan bahsetmiyorum tabiki :) Bir kitabı açtığımızda, bir sorunun peşine düştüğümüzde, bir karar aldığımızda aslında kendi içimize büyük bir adım atmış oluruz. Ama eylemsizlik dışardan tehlikesiz gibi görünsede insanın iç dünyasında bir tortu bırakır. Birikir birikir ve zaman geçtikçe daha çok birikir. Biz yürümedikçe birikir. Meseleye dönecek olursam aslında dostumun keyifsizliği yolun zorluğundan değil, harekete geçmeyi sürekli ertelemesindendi. Kusursuz adımı aradığı belliydi , ama durum aslında o kusursuz adımı bulmak değil sadece bir sonraki adımı atmasından ibaretti. Yolunun fazla engebeli olması mı korkutuyordu veyahut nefesinin bu yola yetemeyeceği mi bilmiyorum. Ama bunu zaten kim bilebilir ki yola çıkmadan? Bir güç arıyor
Özgür İrade bir yanılsama mı?
Baruch Spinoza, Etika adlı eserinde evreni mekanik ve zorunlu bir bütün olarak ele alır. Ona göre insan eylemleri çevresel, biyolojik ve kozmik tesirlerin bir neticesidir. Spinoza bu durumu şu meşhur taş örneğiyle ifade eder: ​"Harici bir nedenin etkisiyle fırlatılan bir taş, hareket halindeyken bilinç kazansaydı, tamamen kendi iradesiyle uçtuğunu sanırdı. İşte insanın özgürlük illüzyonu da bundan ibarettir." ​Spinoza'ya göre tüm girdiler noksansız bilinirse, insanın gelecekteki tüm fiilleri ve tercihleri kesin olarak öngörülebilir. Tüm girdiler yani İnsanın genetik yapısı, yetiştirildiği aile, aldığı eğitim, yaşadığı toplum, anlık duygu durumu ve maruz kaldığı harici uyarıcılar dâhil tüm parametreler tam olarak hesaplanabilirse, o insanın yapacağı seçimler bir matematik problemi gibi çözülebilir. Dolayısıyla, ona göre hür irade bir yanılsamadır. ​Immanuel Kant, Pratik Aklın Eleştirisi eserinde Spinoza’nın determinizmine ilk büyük felsefi hududu çizer. Kant, insanı iki farklı boyutta tetkik eder. Şöyleki: ​Fenomen Alemi: İnsan, fiziksel ve psikolojik olarak tabiat kanunlarına tabidir. Bu boyutta determinizm geçerlidir ve davranışlar öngörülebilir. ​Ancak Kant, insanın bu boyuttan ibaret olmadığını savunur. İnsan, aynı zamanda Numen Alemi’nin, yani duyu dışı, aşkın ve saf akılsal boyutun bir parçasıdır. Numen alemi, zaman ve mekânın kalıplarına tabi değildir. Zaman ve mekânın olmadığı yerde ise determinizm, yani zincirleme sebep-sonuç ilişkisi barınamaz. Çünkü bir sebebin bir sonucu doğurması için zamansal bir ardışıklık gerekir. ​İşte hürriyet bu numen alanında doğar. Kant buna "aşkın hürriyet" der. İnsan, saf aklıyla numen aleminden fenomen alemine müdahale edebilir. Akıl, harici hiçbir fiziki, biyolojik veya kozmik sebebe dayanmaksızın, kendi kendine ve tamamen bağımsız
Felsefe
*Evlilikte sadakati korumak, fıtrata uygun davranmak ve kişilikte bu erdemleri geliştirmek için...* ➤ *Refika-i hayatını, Rahmet-i İlahiyenin munis ve latif bir hediyesi olarak kabul edip o emanete hürmet etmelisin.* ➤ Eşini yalnız dünya hayatı için değil, ebedî bir hayatta da dâimî bir hayat arkadaşı olarak görüp sevmelisin. ➤ *Sadakatini, eşinin fâni ve geçici güzelliğine değil; onun kadınlığa mahsus şefkatine ve güzel ahlâkına bina etmelisin.* ➤ Kendi nefsindeki kusurları görüp nefsini ittiham ederek, eşinin kusurlarına karşı afv ve hoşgörü ile mukabele etmelisin. ➤ *Aile hayatının saadetini; karşılıklı emniyet, samimî hürmet ve fedakârane bir merhamet üzerine kurmalısın.* ➤ Eşinin imanını ve dindarlığını takdir edip ona manevi bir arkadaş olarak ebedî hayatı kazanmasında yardımcı olmalısın. ➤ *Dünyevî aşkını, o fâni mahbubun arkasındaki Bâki-i Zülcelal’in isimlerine yönlendirerek hakikî aşka çevirmelisin.* ➤ Eşinde gördüğün güzel hasletlerin Allah’ın birer ihsanı olduğunu bilip şükretmeli, kendi meziyetlerinle gururlanmamalısın. ➤ *Nefs-i emmarenin bencil isteklerini bırakıp "ene'yi" "nahnü'ye" tebdil ederek aile şahs-ı manevisini esas almalısın.* ➤ Evini bir "Medrese-i Nuriye" ve bir ahiret menzili gibi görüp oradaki vakitlerini ibadet ve ilimle nurlandırmalısın. ➤ *Şefkatini yanlış yerde kullanmayıp, eşinin sadece dünyasını değil, cehennem azabından kurtulması için ahiretini de düşünmelisin.* ➤ Kıskançlık ve inat gibi duyguların fıtratını bozmasına izin vermeyip, bu duyguları hak yolunda sebat ve sadakate çevirmelisin. ➤ *İktisat ve kanaati hayat felsefesi yaparak, maişet derdi için haysiyet ve iffetinden taviz vermemelisin.* ➤ Eşine karşı olan hürmetini, onun sadece gençlik ve güzellik zamanına değil, ihtiyarlık ve hastalık vaktine de