Kendinizi mutlu hissetmek için ve insanların gözünde iyi görünmek için başarılı olmanız gerekir. Başarı sadece bir alanda değil, insan hayatının her anında ölçümlediği bir “değer”dir. Bir otobüsü yakalamaya çalışmaktan tutun, biriyle flört etmeye başlamak veya o flörtü ilişkiye çevirmeye çalışmaya kadar, hayatın her alanında bu hesaplama vardır. Başarıyı ise, edimin öncesinde yaptığınız bir tanımla veya o alanda daha önceden yapılmış bir tanımla ölçersiniz; saat 5 otobüsüne binmeye karar verdiyseniz başarı ölçütünüz artık bellidir veya bir flört ise söz konusu olan, sizden önce tanımlanmış olan “akşam birlikte yemeğe çıkma” konusunda hoşlandığınız kişiyi ikna etmeniz bir ölçüdür. Ve tüm bunları bir anlamda “kendimize saygı duymak” ve dolayısıyla toplumun bize saygı duymasını sağlamak için yaparız. Bu da aslında bir nevi toplum içindeki “statü”müzü belirler.
Alain de Botton “Statü Endişesi” kitabında, toplum içinde sahip olduğumuz konumu korumanın yarattığı stres üzerine kafa yoruyor. Statümüzü yüksek tutmaya çalışıyoruz, statümüzdeki bir düşüş bizi toplum gözünde “düşük” olarak algılatacağı için endişeleniyoruz. Bu endişeye sebep olan durumları Botton beş başlıkta topluyor: Sevgisizlik, snopluk, beklenti, meritokrasi ve güven. Sahip olduğumuz statüyü korumak, devam ettirmek için önümüze konulan beklentiler bizi endişeye sevkediyor, beklentileri karşılayamazsak ve statümüz sarsılırsa diye endişe ediyoruz. Bu beklentileri de insanlar tarafından sevilmek için karşılamaya çalışıyoruz, statü endişemizin temellerinde bu gibi faktörler var.
Bu endişeden kurtulmak için de bazı formüller sunuyor Alain de Botton: Felsefe, Sanat, Politika, Hristiyanlık ve Bohemlik.
Hristiyanlık’tan kasdettiği şey aslında din. Zengin de olsanız, fakir de olsanız, toplum tarafından sevilen