Bugün, delinin yemek yerken kaşığı ağızına götüreceği yerde kulağına götürmesi gibi bir ruh ve zihin inhitatı belirten halimizin biricik ifadesi müthiş bir dengesizliktir.
O hangi imamdır ki, sabah namazında mescidine kimsenin gelmediğini ve gelmeyeceğini bildiği halde yatağından kalkar, abdestini alır, mihraba geçer ve arkasında belki meleklerden bir ordu, namazını huşû içinde kılar?..Olur da biri çıkar ve gelir diye bir kayd bile ihlâsa aykırıdır.O hangi devlet reisidir ki, otoritesiyle nefsi arasına bir bölme çekebilmiştir ve halka hâkimiyet seviyesi yükseldikçe, Hakka mahkûmiyet derecesi artar?..O hangi müslümandır ki, mûhal farz, dünyada tek müslüman kalmasa, insan aklı fethedilmezi fethetse ve her şeyi boşa çıkarsa yine İslâmdan başka hiçbir şeye gerçeklik hakkı tanımaz?..O hangi hâkimdir ki, adına kaza icrâ ettiği ve kendisini tayin eden devlet büyüğüne, herhangi bir köylüden daha fazla itibâr göstermez; ve koca Fatih’e İstanbul Kadısı Hızır Beyin söylediği gibi:“– Mu’rafa-i şer üzresin! Ayağa kalk!”Diyebilir?..O hangi bakkaldır ki, dükkânına gelip “bana 250 gram pirinç ver!” diyen bir âmâya, görmediği hakkı yanmasın diye 255 gram tartacak kadar vicdan belirdir?.O hangi politikacıdır ki, gece, yatağında, o gün kaç yerde ve kaç yalan söylediğini nefsine soracak derecede rahatsızlık çeker; ve kendisinin iktidar mevkiine gelmemesi şartiyle dâvasını muzaffer kılmak için çalışır?..
Bir gazete haber veriyor:Eski "İstanbul Efendisi" tipinden; Türk’ün beş asırdır oturduğu İstanbul, namıdiğer “İslâmbol” yahut “Derâliye” veya “Dersaadet” isimli beldede, kala kala ancak yüzde on nispetinde bir kısım kalmış...Ne hazin!Eski İstanbul beyefendi ve hanımefendisi gerçekten çarpıcı bir keyfiyet sahibiydi ve bu keyfiyet, kendi medeniyetinden bıkkın Pierre Loti’yi büyülemişti. Bugün bu keyfiyet, kemiyetten (sayıdan) yana bunca eksildikten sonra; o güzelim renkleri, çizgileri, sesleri, edaları ve edepleri yeni nesillere anlatabilmek, eşyanın dördüncü buudundan bahsetmek gibi bir şey oluyor.Bu mana, birçok bakımdan tereddiye (yozlaşmaya) uğramış olsa bile 1918 mütareke yıllarına kadar mevcuttu. Cumhuriyet’in ilanından sonraysa her gün, eski konakların kadife perdeleri gibi sola sola nihayet tavan arasına kaldırıldı; ve yerine naylon örtüler yerleştirildi. Örtü mü, örtüsüzlük mü?..Derken İkinci Cihan Harbi’yle beraber İstanbul üzerine bir Moğol istilası... Moğol ordugâhı hâlinde şehri kuşatan gecekondular, gecekondu tipleri ve onları takip eden, toprağına ve hüviyetine dargın köylüler... Bir de sermayesini şehri rezil etmekte kullanan apartman inşaatçıları...“Kâtibim” şarkısının, Tamburî Cemil Bey mızrabının, “Sivastopol” marşının ve “Telgrafın Telleri” türküsünün seslendirdiği, renklendirdiği ve biçimlendirdiği eski İstanbul; son haliyle Yahya Kemal’e de bir ciğer yarası olmuş ve ona, işte o İstanbul’dan bir eşya gibi toprak altına sığınmaktan başka çare bırakmamıştı.Yahya Kemal, zaman ve mekânını kaybetmiş sanatkârdan ne güzel bir örnektir;ve “Zaman ve mekânını kaybeden bülbül nasıl yaşar?” hikmetine ne canlı misaldir!
__Boğaziçi’nde deniz üstü bir ahşap yalıdan, Erenköy’ünde eski bir paşa köşküne kadar sabık
Sayfa 83 - İSTANBUL EFENDİSİ, 15 Haziran 1978, b.d.y
(...) – Eğer "Türkçe" adı verilen bu karga dili bir gün yurdu kaplayacak olursa; İslam kökünün Türk filizinden gelen her ferde düşecek borç, Türklükten istifa etmektir. Varsın bu yurdu, zaten idare etmekte oldukları gibi, kargalar idare etsin...Edebiyat Vakfı gecesinde söylediğim gibi;90’lık kokonaların mini eteğe özenmeleri biçiminde, saçı sakalı ağarmış bazı profesör taslaklarının çocukluk dillerini unutarak uydurukçaya yeltenmeleri akıl alacak iş değil...“Sebep” gibi mücerretlerin mücerredi kapısını yaftalayan bir mefhumu “neden?” sualiyle değiştiren; “ne asıldan?” doğma “nasıl?” kelimesinin bile Arapçaya muhtaç olduğunu bilmeyen, mücerret mefhumdan bu denli mahrum bulunan bir dili bütün elmaslarından ayıkladıktan sonra o elmasların güya tercümesi cam kırıntılarıyla donatmaya kalkışmak, kıymet ve hikmet kâfirliğinin en büyüğüdür. Ve eğer bu millet kalacaksa elbet bunun ve bu yüzden kavrulmuş nesillerin hesabı görülecektir.Başta baş karga, yeni dil kargalarının hedefi (amacını içeren biricik gereksinme); Türk’ü İslam’dan sıyırmak için onun akıl piyanosu tuşlarını bozarak beynini iptal etmektir.
Sayfa 80 - UYDURUKÇACILARA, 12 Haziran 1978, b.d.y
Lenin’in kafatası açılıp da beynine bakılınca; bu beynin yarısı tabiî büyüklükte, öbür yarısı ise Hindistan cevizi yanında çürük bir kestane hacminde görülmüştü. Kavanozda bir sıvı içinde muhafaza edilen bu beyin, bir müddet sonra gizli eller tarafından kaçırıldı ve bir daha bulunamadı.Öyle hayal edebiliriz ki; bu beynin sağlam kısmı, 19. asrın ikinci yarısından sonra bunalım devrine giren Batı cemiyeti yapısının çürüklüğünü kaydedici tarafıdır. Dumura uğramış, kavrulmuş kısmı da aynı harap cemiyetin tamiri yolunda komünizma doktrinlerine yataklık eden yanı...Lenin’in beyninde antiteziyle doğru ve teziyle ebedî yanlış iki bölge vardır.Ondan sonrakiler, bu beynin çürük ve kavruk tarafını görmeksizin işi pratiğe dökmekten ve sağlam tarafıyla karşı cephenin zaaflarını istismar yolunda gitmekten başka bir şey yapamadılar.Bu istismar oyununun kolay avları olan bizim solculara gelince;onlar, beyinlerinin iki tarafıyla birden çürük ve kavrukturlar... Vatanımızı Ankara’nın kirli havası gibi kaplayan düzensizlikleri, dengesizlikleri gören solcu nesil; bütün bu kötülükleri giderici mutlak "iyi, doğru ve güzel" ölçüsünden yoksun bulundukları için, gördükleri her "kötü"ye karşı çıkmanın komünizma olduğunu sanmakta ve Lenin’in çürük beyniyle davranmaktadırlar...Onlara lazım olan;İslam iddiasındaki bazı sapıklarla beraber vücutlarını arap sabunuyla çitileyip mükemmel bir gusül abdesti aldıktan sonra:— "Beynimi İmam-ı Âzam’ın kafasıyla değiştiriyorum!" diyebilmektir.