Hasan Karademir

Hasan Karademir
@hasankrdmrr
- ZİKİR VE SEMERELERİ
Önce, zikrin ne olduğunu belirtelim: «Allah» kelimesini teşkile hizmet eden «elif», «lâm» ve «he» harfleri bu yüce kelimenin tanzimine âlet olduğu gibi, bu kelimenin anlamı olan Zâtı belirtmekte de sadece vasıtadır, zikir değildir. Zikir, bu kelimenin netice ve semeresi olan keyfiyetten ibarettir. «Allah» kelimesine zikir denilmesi mecazdır, hakikat değildir. Yine eşsiz tevhid kelimesi zikir değildir. Ne lâfzı, ne de mânasıyla... Burada da lâfız ve mâna zikre âlet mevkiindedir. Zikir bu kelimelerin kalbde sıkça kullanılışından meydana gelen bir keyfiyettir. Kelimeler de o şeyin bağlıları ve yol göstericileri... «Allahı çokça anınız!» mealindeki âyetten anla-şılan şudur ki, zikir çok olmayınca gözetilen neticeyi vermez. «Allah» kelimesinin delâlet ettiği ve isimlendirdiği, hiçbir şeyin ona misil olamayacağındaki âyete uygun olarak her bakımdan hakikati mahlükça bilinmeyen ve hiçbir noktadan tarifi mümkün olmayan, ancak varlığı vacib ve açık, zaman ve mekân, cihet ve istikamet, kemmiyet ve keyfiyetten münezzeh akdes (en mukaddes) zatın devamlı zikrinden hasıl olma bir sevgi ve yakınlık, önce dış âlemle ilmî alâkayı, sonra da hissî muhabbet ilgisini keser. Peşinden «mâsivâ -dış âlem» ile ilmî alâka yerine gelir, fakat hissî alâka geri dönmez. Ondan sonra da tecellilerin türlüsü zuhur etmeye başlar. Şu kadar ki, bu makam gayet yüce ve yüksek olup ancak uzun zaman hizmetten sonra bazı müridlere ve meczublara başlangıcı zahir olur. __Mesela bu halin ilk devresinde bir sevk, bir zevk, bir açılış, bir kapılış belirebilir. Fakat bu açılış ve kapılış, olduğu gibi kalacak olursa neticesizdir, bir faide sağlamaz. Hatta bu hale gönül bağlayan, zarara düşer, yoldan kalır. Gaye ise, yola devamdadır. Bu nokta sâlik hesabına dikkati lâzım başlıca ölçüdür.
Sayfa 161 - Ekim 2012, «ZİKRE DAİR» (Bir Mektupdan), b.d.y
Zikir
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
Zikir, zikredicinin kalbine ilişik öyle bir keyfiyettir ki, tarifi ve lisana sığdırılması imkân dışındadır. Allahı bilen insan donup kalır; kelime ve tâbir bulamaz ki, ondan bahsedebilsin. Hayret denizine dalar, dünya ve insanı unutur. Zikrin hedefi Allah olduğu gibi, zikredici de ancak kendisidir. Ancak o, kendisini zikredebilir. Mahlûkların haddine mi düşmüştür ki onu zikredebilsin. O, ancak, kendi sıfatı ile vasıflanması için memur kıldığı insana kendisini zikretmesini emretmiştir ki, herkes yaratılışındaki istidat nisbetinde o sonsuz denizden bir küçük şeyle teselli bulsun... Üveys Karanî, o denizin bir damlası ile teselli buldu. Cüneyd Bağdadî ise o deryanın bir avuç suyu ile yetinebildi. Abdülkaadir Ciylî gide gide ancak o deryanın kıyısına vardı. Muhyiddin Arabî de o denizin dibinden çıkarılmış bir cevher ile iftiharda... İmam-ı Rabbanî zikirden büyük bir haz alanlardan...
Sayfa 159 - Ekim 2012, «ZİKRE DAİR» (Bir Mektupdan), b.d.y
Zikir
- İMÂM-I RABBANÎ VE ŞEYH-İ EKBER YOLU
Bir suâl: "– Şeyh-i Ekber ve taraftarları da âlemi Hakk'ın gölgesi bilirler. Öyle ise, İmam-ı Rabbanî Hazretlerinin yolundan farkı nedir?" Cevap: "-Onlar, o gölgenin varlığını vehimden ayrı kabul etmezler ve onun için haricî vücuttan bir koku mümkün görmezler. Zıllı (gölgeyi), aslı üzerine haml edip etmemenin ölçüsü, zıllın haricî vücutta isbat edilip edilmemesidir. Onlar, zıll için bir haricî vücut ispat etmediler ve zıllı (gölgeyi) aslı üzerine hamlettiler. İmam-ı Rabbanî'ye gelince; O, zıllın, haricî vücudu olduğunu, yani gölge varlığın, dış varlık âleminde mevcut olduğunu kabul eder ve asla zıllı, aslına hamletmez. Zıllî varlıktan asli varlığı nefyetmekte ve gölge varlığı isbatta her ikisi de müşterek ve müttefik olmakla birlikte, İmam-ı Rabbanî, zıllî vücudu hariçte isbat eder, Şeyh-i Ekber ve taraftarları ise, onu vehimde tahayyül ederler ve hariçte "mücerret ehâdiyet"ten gayrı, hiçbir şeyi mevcut kabul etmezler. Yine, sünnet ve cemaat ehlinin görüşleri olarak da hariçte vücutları sabit olan sübūti sıfatlardan yalnızca, "ilm"in vücudunu isbat ederler ve onun dışındakilerin haricî vücutlarını sabit görmezler. Zahir âlimleri, her iki görüşün de dışında kalmayı tercih etmişlerdir. Bu meselede, hak, ölçüyü hiç bir noktasından aşmayarak her tarafın hakkını vermiş olan İmam-ı Rabbani'ye nasib olmuştur. Eğer onlar da o zıllî varlığı hariçte bulsalardı, âlemin haricî varlığını inkâr etmez, vehm ve hayalle kalmazlardı. Yine İlâhi sıfatların harici vücudunu da inkar etmezlerdi. Eğer zahir âlimleri de bu sırra erselerdi, asla "mümkün varlık"ta aslî varlığı isbata kalkmazlar ve zıllî vücut görüşünü müdafaa ederlerdi. **İmam-ı Rabbanî'nin bazı mektuplarında ("mümkün"e "vücut" demek, hakikat yoluyladır, mecazî değil) şeklinde yazmış
Sayfa 157 - Ekim 2012, «VAHDET-İ VÜCUT», İMAM-I RABBANÎ HAZRETLERİ’NE GÖRE VAHDET-İ VÜCÛD, b.d.y
Vahdet-i Vücut
Dolayısıyle, âlemde habâset ve kötülük, zâtî ve cibilli olarak ortaya çıkmış, bütün hayır ve kemâl de Allah'ın Zâtına ait olmuş oldu. "İyilikten sana her ne gelirse, Allah'tan; kötülükten de sana her ne gelirse, nefsindendir." meâlindeki İlâhî ifade, işte bu marifeti teyid edicidir. Bu tahkikten anlaşıldı ve malûm oldu ki, âlem, hariçte [gölge bir vücûd ile mevcûddur; nitekim Hazret-i Hak süb-hânehû hâricde] aslî ve hattâ zâtî bir vücutla mevcuttur ve bu "hariç" de vücut ve sıfatlar gibi o haricin gölgesidir. Alem için, "Allah'ın aynıdır" demek kabil değildir. Zira, aralarında haricî bir ayrılık ve aykırılık vardır. Tıpkı, bir kimsenin gölgesi, mecazî olarak, o kimsenin aynı ve zâtıdır, demek, doğru olmadığı gibi...
Sayfa 156 - Ekim 2012, «VAHDET-İ VÜCUT», İMAM-I RABBANÎ HAZRETLERİ’NE GÖRE VAHDET-İ VÜCÛD, b.d.y
Sır İdraki
Tahlil ve terkip haliyet ve mahalliyet. Allah'ı idrak bahsinde muhaldir. O Zat, "mümkün varlık" için mevzubahs olan bütün sıfat ve arazlardan münezzehtir. "Hiç bir şey O'nun gibi değildir." Ne zätta, ne sifatta, ve ne fiilde... Bu nasılsız, temeyyüz ve keyfiyetsiz büyüklük meydanda iken, İlâhî isim ve sıfatlar, yine de Allah için ilmin gizli derinliklerinde bir tafsil ve temeyyüz hasıl etmiş ve O'ndan akisler vermiştir. Her mümeyyiz isim ve sıfatın, "adem-yokluk" mertebesinde de bir mukabili ve zıddı vardır. Meselâ ilim sıfatının adem mertebesinde mukabili ve zıddı ilmin yokluğudur ki, ona "cehil" denir. Kudret sıfatının da karşılığı kudretsizliktir ki, ona da "acz" denir. Diğerleri de bu kıyasa göre... İşte bu mukabil adem tecellileri de Allah'ın vâcip ilminde tafsil ve temeyyüz kazanmışlar; O'nun isim ve sıfatlarının mukabil görüntüleri olup onların akislerinin zuhur mertebeleri olmuşlardır. İşte İmam-ı Rabbanî Hazretlerine göre, bu adem mertebeleri, Allah'a ait isim ve sıfatların akisleri ve "mümkün varlıklar"ın hakikatleridir. Şu kadar ki, bu adem mertebeleri, asıl mahiyetlerin usûl ve maddeleri gibidir; ve o akislere bu maddeler hulûl etmiştir. Binaenaleyh, "mümkün varlıklar"ın hakikatleri, Şeyh Muhyiddin-i Arabî'ye göre, ilim mertebe-sinde temeyyüz eden isim ve sıfatların kendisi iken; İmam Rabbani'ye göre, isim ve sıfatların akisleriyle beraber, onların zıdları olan adem mertebeleridir ki, bu adem görüntüleri de yine ilim dairesinde meydana gelmiş ve birbirleriyle karışmıştır. __Allah murad ettiği anda, o birbirine karışmış olan mahiyetlerden birisi ancak "Mutlak Varlık'tan bir ışık olan "vücud-ı zılli - gölge varlık" ile vasıflı olarak dış âlemde bir varlık kazanır. İşte bu katışık mahiyetler üzerine "Mutlak Varlık"tan gelen bir ışık, bütün bu
Sayfa 154 - Ekim 2012, «VAHDET-İ VÜCUT», İMAM-I RABBANÎ HAZRETLERİ’NE GÖRE VAHDET-İ VÜCÛD, b.d.y
Vahdet-i Vücut