Önce, zikrin ne olduğunu belirtelim: «Allah» kelimesini teşkile hizmet eden «elif», «lâm» ve «he» harfleri bu yüce kelimenin tanzimine âlet olduğu gibi, bu kelimenin anlamı olan Zâtı belirtmekte de sadece vasıtadır, zikir değildir.
Zikir, bu kelimenin netice ve semeresi olan keyfiyetten ibarettir. «Allah» kelimesine zikir denilmesi mecazdır, hakikat değildir. Yine eşsiz tevhid kelimesi zikir değildir. Ne lâfzı, ne de mânasıyla... Burada da lâfız ve mâna zikre âlet mevkiindedir.
Zikir bu kelimelerin kalbde sıkça kullanılışından meydana gelen bir keyfiyettir. Kelimeler de o şeyin bağlıları ve yol göstericileri... «Allahı çokça anınız!» mealindeki âyetten anla-şılan şudur ki, zikir çok olmayınca gözetilen neticeyi vermez.
«Allah» kelimesinin delâlet ettiği ve isimlendirdiği, hiçbir şeyin ona misil olamayacağındaki âyete uygun olarak her bakımdan hakikati mahlükça bilinmeyen ve hiçbir noktadan tarifi mümkün olmayan, ancak varlığı vacib ve açık, zaman ve mekân, cihet ve istikamet, kemmiyet ve keyfiyetten münezzeh akdes (en mukaddes) zatın devamlı zikrinden hasıl olma bir sevgi ve yakınlık, önce dış âlemle ilmî alâkayı, sonra da hissî muhabbet ilgisini keser. Peşinden «mâsivâ -dış âlem» ile ilmî alâka yerine gelir, fakat hissî alâka geri dönmez. Ondan sonra da tecellilerin türlüsü zuhur etmeye başlar.
Şu kadar ki, bu makam gayet yüce ve yüksek olup ancak uzun zaman hizmetten sonra bazı müridlere ve meczublara başlangıcı zahir olur.
__Mesela bu halin ilk devresinde bir sevk, bir zevk, bir açılış, bir kapılış belirebilir. Fakat bu açılış ve kapılış, olduğu gibi kalacak olursa neticesizdir, bir faide sağlamaz. Hatta bu hale gönül bağlayan, zarara düşer, yoldan kalır. Gaye ise, yola devamdadır. Bu nokta sâlik hesabına dikkati lâzım başlıca ölçüdür.