Bu noktada bazı büyüklerin kurdukları akli mimariyi biraz tetkik etmek lazımdır.
"Vahdet-i Vücud" bahsinde derin nüfuzu ve mazbut sistemi olan büyükler arasında, evvela, vücudun vahdetinde ve mertebelerinde ihtilaf vâki olmuştur.
Hak vücudunun en aşağı iki mertebesi kabul edilmiştir: Birinci mertebe, zât mertebesidir ki, onda sıfat tasavvur olunamaz. Ta ki, birbirlerine mukabil ve muhalif olsun... Bu mertebeye "Zat", "Ehadiyet", "Lahut âlemi", "Taayyünsüz âlem" "Hüviyetin gaybı" da derler. Ancak zevk vasıtasiyle hissedilir. Hiçbir bakımdan ölçüye, ibareye ve kaleme sığmaz.
İkinci mertebe, zât ile beraber bütün sıfatların yeridir. İşte o sıfatlar, birbirine karşı ve muhalif görünür. Bu mertebeye de "Hazret-i Vâhidiyet" denir. Ve bu mertebenin iki yüzü vardır: Bâtınî ve zahirî yüzler... Bâtınî yüze, "Hazret-i Ulûhuyet; zâhirî yüze de "Hazret-i Rububiyet" ismi verilir.
Ayrıca, vücut mertebelerinin zuhuru, üç, beş, yedi ve daha ziyade olarak kitaplarda yazılıdır. Büyük Gavs Abdülkadir (Geylânî) Hazretleri'nin torunları Şeyh Abdülkerim Hazretleri, teliflerinden "vücut mertebeleri"ne tahsis ettiği risâlede, varlık için kırk mertebe beyan etmiş ve sonunda şöyle demişlerdir:
"- Vücut mertebeleri sayısız ve sonsuzdur."
Vücudun vahdeti, yani varlığın birliği, mertebelerin sıhhatiyle malum olur. Mertebeleri bilmek, vücuddaki vahdeti zevk etmeğe, zevk yoluyle hissetmeğe bağlıdır ve bu zevk, Allah aşkının bir semeresidir. Varlık mertebeleri, "Bir" olan varlığın, itibar ve cihet vecihleridir. Güneşin ışığı, güneşin kendisinden ayrı bir varlık olmadığı gibi, bu vecihler de "bir" ve "mutlak" varlıktan ayrı birer varlık değildir.
"Her ne yana dönseler, Allah'ın vechini bulurlar" meâlindeki İlâhi ifade bu makama işarettir.
**İşte bu, "bir"