Yorkshire kırlarında birbirinden birkaç kilometre uzakta olan Uğultulu Tepeler ve Grange ismindeki iki konakta geçen çoğunlukla trajik bir roman. Hikayeyi hizmetçi Nelly'nin ağzından dinliyor olmamızı gereksiz buldum çünkü hikayeyi dinleyen Lockwood karakterinin romanda etkisi yok, yalnızca geçmişin hikayelerini dinleyen bir karakter durumunda. Bu durum geçmişe yönelik hafıza tipi anlatım tarzını gereksiz kılıyor. Çocukluğundan beri yeni ailesinin üyeleri tarafından aşağılanmış öksüz Heathcliff'in aşık olduğu kadın Catherine'in ölümünün acısıyla beraber pekişen güç hırsı, onu ailenin masum üyelerini bile çıkarları uğruna eziyet eden bir adama dönüştürse de romanın sonunda hayatı boyunca sevgi yerine nefreti seçtiği için bunalıma girmekten kurtulamıyor. Diğer karakterlerin gelişimi de oldukça güzel işlenmiş ancak Edgar gibi karakterlerin göz göre göre verdiği bazı yanlış kararları mantıklı bulmadım. Nihayetinde benim için sürükleyici bir roman oldu.
Fakir Baykurt 'un o sarsılmaz, yalın ama bir o kadar da derin dünyasına adım atmak, Tozak'ın çorak toprağında köylüyle birlikte ter dökmek gibi. Kitabı okurken, o insanların yokluk içinde var ettikleri "püren balı" tadındaki umutlarına ortak oldum. Köylünün devletle, bürokrasiyle ve en önemlisi kendi kaderiyle olan imtihanını okurken, her satırda o toprağın kokusunu duydum, kaplumbağaların ağır ama emin adımlarıyla çizdiği o hüzünlü yolda yürüdüm. Baykurt, sadece bir köy romanı yazmamış; toprağı namus, emeği kutsal sayanların, ama nihayetinde bir imza ile hayalleri ellerinden alınanların sessiz çığlığını kağıda dökmüş.
Kitabı okurken içimde kalan en buruk tat ise; o kadar emekle yeşertilen bağın, cehaletin ve katı kuralların pençesinde nasıl kuruyup gittiğini izlemek oldu. Kır Abbas'ın deli cesareti, köylünün o saf inanmışlığı bile dışarıdan gelen soğuk ve ruhsuz emirlerin yarattığı yıkımın önüne geçemiyor. Kaplumbağalar, sadece kendi kabuklarına çekilen hayvanlar değil; aslında hor görülen, görmezden gelinen ve sonunda yine kendi kabuğuna sığınmak zorunda bırakılan bir halkın ta kendisi. Bu kitap bittiğinde kapağı kapatmadım, sanki o çorak bağın ortasında bir başıma kalıp, gidenlerin arkasından tozlu yollara baktım.
Abartılmıs eserlerden biri bu kadar populer yapan da !nt!har etmesi. Okuduğum hicbir karakterden bu kadar nefret etmemistim, bile bile her seyi zora sürükledi.
Hani her şeyin farkında olup da "aman başımıza bir şey gelmesin"ciler vardır bildiniz mi?
Durun ipucu veriyim: "aman düzenimiz bozulmasın" diye de eklerler sonuna.
Bilemediniz mi? Kim mi bunlar?
Elcevap: Bozuk düzenin korkak bekçi köpekleri.
Ağır mı geldi benzetmem?
Halbuki benzetme değil ki bu.
Gerçekleri bam bam babayın kemüğüne kemüğüne vuruyorum tüm korkmaların, gecenin en derinliğinde.
Gece mi? Neden gece?
Gündüzler çuvala mı girdi?
Çuvala adalet girdi, ağzını da sıkıca kapadılar.
Hak peşinde yalın ayak koşanların gündüzü mü kaldı!?
Güneşini barikatlarla çevirdiler adalete yürüyenlerin.
Yahu sen ne anlatıyorsun, ne ilgisi var bu dediklerinin kitapla?
Var.
Baştan sona itirazı olan bir kitap bu, ey okuyucu!
Neymiş var olan itirazları?
1) Kendileri kuş tüyü yastıklarda uyusunlar diye garibanı birbirine kırdıranların dünyasına itirazı var.
2) Afrika çöllerinde teni kara, yüreği ak, gözleri çakır masumların sömürüldüğü dünyaya itirazı var.
3) Düşünme! Biz senin yerine düşünürüz. Sana emredileni yap. Bize aklın gerekmez. Çünkü sen bir robotsun. Yoksa bir itirazın mı var? Hayır efendimiz benim yok ama bu kitabın var.
4) Kutsal topraklarda hangimiz daha kutsalız diye aralarında cenk eden milyar dolarlık prensciklerin dünyasına itirazı var.
Bugün pazar.
Bugün beni ilk defa güneşe çıkardılar.
Ve ben ömrümde ilk defa gökyüzünün bu kadar benden uzak
bu kadar mavi
bu kadar geniş olduğuna şaşarak
kımıldanmadan durdum.
Sonra saygıyla toprağa oturdum,
dayadım sırtımı duvara.
Bu anda ne düşmek dalgalara,
bu anda ne kavga, ne hürriyet, ne karım.
Toprak, güneş ve ben...
Bahtiyarım...