Yakıcı Yıldırımlar: Gökten Düşen Bir Ferman, Kalplere Saplanan Bir Ok
Mekke'nın tozlu sokaklarında, 950 Hicri Ramazan'ının sıcak bir gecesinde, bir âlimin kalemi gök gürültüsüne dönüşür. İbn Hacer el-Heytemî, o devrin Şafiî fırtınası, mascid-i haramın gölgesinde bir reddiye doğurur: es-Savâiku’l-Muhrîka, yani Yakıcı Yıldırımlar.
Bu eser, bid'at rüzgârlarının savurduğu dalları kesen bir balta, sapkın fısıltılara karşı kulakları tırmalayan bir ezan gibi iner. Türkçe'ye çevrilmiş haliyle, Bedir Yayınları'ndan 1990'larda raflara konan bu kitap, sadece bir fıkıh metni değil; bir inanç manifestosu, bir tarihî kılıç ve belki de bir dua kitabı. Heytemî, 909'da (1503) Mısır'ın Nil kenarlarında doğmuş, 974'te (1567) Mekke'de toprağa verilmiş bir derya. Dedesi taş gibi suskun bir âlimmiş; o ise kelimeleri yıldırım gibi savurmuş. Onun kalemi, sahabe faziletlerini koruyan bir kalkan, Ehl-i Beyt sevgisini zehirleyen yılanlara karşı bir panzehir. Okurken, sanki o Ramazan gecesinin terini hissediyorsunuz: Mürekkep kokusuyla karışan ter, sayfalarda damla damla sızıyor.Kitap, üç mukaddimeyle açılıyor – bir nehir gibi, suları yavaşça derinleşerek akıyor. İlk mukaddimede bid'atler didikleniyor; sahabelere sövmek, en zehirli meyve diye damgalanıyor.
Heytemî, hadislerle örülü bir ağ örüyor: Peygamber'in ashabı, adil bir ordu, üstün bir topluluk. Ama dikkat: Bu hadislerin çoğu zayıf, uydurma bile diyor editörler; yazar, bunları bir uyarı gibi sunuyor, "Güvenmeyin, ama unutmayın" dercesine. İkinci mukaddime, icma ve akılın halife seçimindeki rolünü fısıldıyor – devlet adamı tayin etmek, ilahi bir zar değil, insanî bir meclis işi. Üçüncüde ise ehli hal ve akd'in gücü vurgulanıyor; o günkü Kureyş'in, bugünkü meclislerin atası gibi. Sonra bablar başlıyor, on bir bölümde, her biri bir yıldırım