Zamanı hatırlatan her şeyden nefret ediyorum. Önce beklemekten. Ömür boyunca ya bekliyor ya bekletiyor insan, ikisi de kötü, ikisi de hazin tarafı yaşantımızın.
Gece ve gündüz, güneşin doğuşu ve batışı, ayın ağaçlar arasından çıkışı, bıktırmayan hilâlden bedir haline dönüşü, bahar, yaz, sonbahar ve kış mevsimlerinin arka arkaya dönüşü, güllerin açılışı, yaprağın dinlendiren sonsuz yeşil rengi, topraktan çıkan buğdayların rüzgâr esintilerinde salınışı, hep gören gözler için birer müjdedir.
Bu yüzden birçok anne içten içe çocuklarından nefret ediyor, bu yüzden bu evde birbirimize bu kadar bilendik çünkü bize bizi hatırlatan şeylerden nefret ediyoruz.
Canlıları ölülerden ayıran çizgiyi hatırlatan bu çizginin bir adım ötesi bilinmezlik, acı ve ölümdür. Orada ne var? Kim var? Orada, boşluğun, ağacın, güneşin aydınlattığı çatının ardındaki ne? Kimse bilmez ama herkes bilmek ister; insan bu çizgiyi geçmeye korkar ama geçmek ister ve bilir ki er geç onu geçmek, orada, çizginin diğer tarafında ne olduğunu öğrenmek zorunda kalacak, orada, ölümün öte tarafında ne olduğunu kaçınılmaz olarak öğrenmek zorunda kalacağı gibi. Halbuki insan güçlü, sağlıklı, neşeli, öfkelidir ve çevresi de kendisi gibi sağlıklı, öfkeli, heyecanlı insanlarla sarılıdır."
"Ne münasebet! Hiç güzel olmayanını, herkese benzeyenini seçerdim. Resim değil, bebek değil, erkek seçerdim.
Kendi güzelliğini bir saniye unutmayan ve kadına ihsan ettiği dakikaların fevkaladeliğini her an düşünüp hatırlatan bir erkeğe nasıl tahammül edilebilir, anlamaktan acizim! "