Bu insanlar o zamana kadar mümkün olan ve olası en iyi dünyada yaşadıklarını düşünürken, bir anda daha güzel bir şeyin henüz gelmekte olduğunu görmüşlerdi, sonsuz, nihai ve harikulade yaşam gelmiş, kapının önünde duruyordu, onu kesecek olan paslı makasın yarattığı gündelik korku yoktu artık, ölümsüzlük bize varlığımızı armağan eden vatanımızdaydı, üstelik metafizik rahatsızlıklar vermeden ve ücretsiz olarak gelmişti, içinde sen cennete, sen cezanı çekmeye, sen doğrudan cehenneme yazan, ancak ölüm anında açılacak mühürlü bir zarf da yoktu artık, önceki dönemlerde, dünya dediğimiz bu gözyaşı vadisinden taşınan dostların kaderlerinin yaşayanlardan ayrıldığı dönüm noktası, bu noktaydı.
İstanbul'un orta yeri polis. İstanbul'un orta yeri panzer, cop, polis köpekleri. İstanbul'un orta yeri kelle pazarı, köpek eğiticileri. Yalnız İstanbul'un mu? Türkiye'nin orta yeri üniforma, yalan, kin, boyalı açlık, para şehveti... İstanbul'un orta yeri cezaevi, cami, mezarlık. Türkiye'nin orta yeri meclis, suskunluk, faili meçhul.
Sevmeyi özledim biliyor musunuz? Kayıtsız şartsız bir gülüşü. Olur olmaz yerde ağzıma bir öpücüğün konmasını. Bir doğruya sevinmekten çok bir saçmalığa gülümseyebilen hoşgörüyü. 'Nerde kaldın' ayazını değil, 'hoş geldin' iyiliğini. Hiçbir şeyle yatışmayan yürek telaşını. Kapı zilleriyle telefonlar arasında tükenmeyi. Geceyi bir hayal hazinesine çeviren uykusuzluğu. Bir gövdenin önünde diz çökmeyi. Kendimi severek yürümeyi kalabalıkta. 'Göğe bakma duraklarını' özledim. Yağmuru kirpiklerden içmeyi. Yumruk kadar bir yüreğe dünyayı sığdırma hünerini. 'Sana sevinç verdiğim sürece ben buradayım' zenginliğini özledim. Otobüs terminallerinin ayrılıkla dönüş karışımı kokusunu özledim.
Çocuklar dünya karşısında yenik büyüyordu. Babalarından başka doğru bilmeden yaşlanıyordu erkekler. Çarşılar evleri çoktan teslim almıştı. Kızlar şarkısını kimseye söyleyemiyordu. Sokaklardan esen güneş değil, geri çekilme duygusuydu. Annelerin sütünde ışık yoktu. Kaba adamların kalın sesi örtmüştü ülkeyi. Güzellik, insanların gelecek düşlerinden çoktan çıkmıştı. Kimsenin ortak türküsü yoktu ve kimse türküsünü bir başına söyleyemiyordu. Bir yere gitmeden, gelecek birisini bekliyordu herkes. Koro halinde susuluyordu ve yalnızca yüksek sesle konuşanlara inanır olmuştu insanlar. İncelik yalnızlığa dönüşe dönüşe bitmişti. Şiddetin coğrafyasında elbette gökyüzü bir lükstü ve ancak yağmur yağınca anımsanıyordu. Gittiği en büyük uzaklık evinden işi olanlara, ne aşk, ne özgürlük, ne barış anlatılabilirdi.