"Neşesiz dindarlık" hayatı ve dini acılaştırıyor. Endonezya'nın en büyük camiinde vaiz, bir sabah namazı öncesi cemaate şen şakrak bir şeyler anlatır ve onları güldürebilirken, bizim din anlayışımız son derece somurtkan olabiliyor. Latife, şaka, mizah ve nükte dini hayatlara nadiren sokuluyor ve bu haliyle de yaşanan din, dışarıdaki hayatın coşku ve neşesini tam manasıyla içine alamıyor. Din ve hayat ayrışıyor. Dindarlığı dünyadan bir tür el etek çekme, riyazet ve asık suratlılık olarak gören zihniyet dinin insana dair olduğu gerçeğini ıskalıyor. Pek çok insan dindarlığını “ruha daha fazla ıstırap vermek üzere" kurgulayabiliyor. Oysa insan oyuncu bir varlık ve oynama imkânı bulduğunda kendisini daha fazla kabul edilmiş hisseder.
Evimizde kendimizi mutlu hissetmeye mecburuz. Basın yayın organlarından üzerimize sıçratılan sahte aidiyetler (bir futbol takımı taraftarlığı vb.) içimizdeki derin yarayı iyileştirmiyor: Birbirimize hoşça bakabileceğimiz daha güçlü ve sahih bir aidiyete ihtiyacımız var.
Benim sende dirileceğim, senin bende dirileceğin bir aidiyete ...
"Parayla satın alamayacağın hiçbir şey yoktur." sözü kapitalist çağın ruhunu anlatıyor olabilir ama ruhunu bu çağa satmayı reddeden insanlar için bu sözün bir anlamı yoktur. Zira o insanlar bazı şeylerin kendi zatında kıymetli olduğunu ve asla bir fiyat, etiket, alışveriş konusu olamayacağını bilirler.