Orhan Pamuk’un bu kitabını bitirdikten sonra bir süre boşluğa bakıp "Gerçekten de öyle değil mi?" diye mırıldanırken buldum kendimi.
Kitap, ilk bakışta bir büyüme ve arayış hikayesi gibi başlıyor ama derinlere indikçe mesele, baba-oğul ilişkilerinin o karmaşık labirentine ve "baba katilliği" mitine evriliyor. Pamuk, Sophokles’in Kral Oidipus’u ile Firdevsi’nin Şehname’sini öyle bir harmanlamış ki, insanın kendi seçimlerinin ne kadarının bize, ne kadarının kadere ait olduğunu sürekli sorguluyorsunuz.
O kuyu imgesi... Hikayenin kalbindeki o sessiz kuyu, insanın kendi derinliklerine, korkularına ve aslında kaçtığı her şeye ne kadar yakın olduğunu hatırlatıyor. Kırmızı Saçlı Kadın karakteri ise hem bir gizem hem de hayatın beklenmedik dönemeçlerini temsil ediyor sanki.
Okurken kendime şunu sordum: Hayatımızı biz mi inşa ediyoruz, yoksa çocukken okuduğumuz ya da maruz kaldığımız hikayeler mi bizim "kaderimizi" çiziyor? Belki de hepimiz, farkında olmadan kendi babalarımızın veya kendi mitlerimizin izinden gidiyoruz, sizce de öyle değil mi?
Eğer hala okumadıysanız veya okuyup da o "kuyunun" etkisinden hala çıkamayanlar varsa, sizin bu konudaki fikriniz ne? Kader mi ağır basıyor, yoksa tercihlerimiz mi?