Her şeyden biraz bilmeye çok önem veriliyordu. Herkes her şeyi biliyordu. Herkes her şeyden anlıyordu. Bu rüzgâr, 1930’lu yıllarda da bütün gücüyle esiyordu. Aceleden, yeni kılık kıyafetler Batı’dan ithal edilirken, kafaların ithali unutulmuştu ya da gümrüklerden çekilmemişti. Saçı ve sakalı biraz uzun olan şairler filozof sanılıyordu; tarih, dil, sosyoloji gibi konularda biraz fikri olanlar –ya da fikri varmış gibi görünenler– bilgin olarak saygı görüyordu.
Böyle bilginler de, biraz vakit geçince, artık olgunlaşmıştır düşüncesiyle hemen profesör yapılıyordu. Bilimsel aşamaların akademik bir çalışma sonunda, belirli düzeyde eserlerle geçileceği hiç akla gelmiyordu. Cumhuriyetin ilk yıllarında, bu yorulmak bilmeyen "her şey profesörleri" durmadan teoriler ortaya atıyordu. Teoriler mantar gibi büyüyor, bilginler kendi kendine yetişiyordu. Artık ne bilginlerle ne de bunların düşünceleriyle başa çıkmak mümkün gibi görünmüyordu.
Bu arada yorulmaz mütercimler, ellerine geçen her şeyi, insana hüzün verecek kadar acıklı bir biçimde, Türkçeye pek yakın sayılmayacak bir üslupla çeviriyordu.