ANDREY YEFİMIÇ
Küçük bir kasabada psikiyatri kliniğinde görev yapan bir doktorun iç sıkıntılarını anlatıyor bize kitap. Klinikte yatan hastaları anlatarak başlıyor yazar. Aslında günlük hayatta sıklıkla karşılaşabileceğimiz tiplemelerden oluşuyor ''koğuş''. Koğuş denmesinde ufak bir nüans var aslında. Yaşamaya hakları olan insanların ufak bir odada birlikte tutularak yalnızca temel ihtiyaçları karşılanıyor. Topluma zararları olacağı çok aşikar ancak onlar da insan olduğundan yaşamaya, dışarı çıkmaya hakları vardır. Ancak bunlar kuraldışıdır. Sonra yazar doktoru anlatmaya başlar. Hiçbir sıkıntı çekmeden bu günlere gelen doktor iç sıkıntılarına bir türlü söz geçiremez. Kitaplar, dergiler, tıp baymaya başlamıştır onu. Kitaplardansa bir çift kelam etmek isteğiyle yanıp tutuşur. O sırada daha önce uğramadığı kliniğe gitmeye karar verir. Orada İvanla tanışır ve koskoca köyde bulamadığı insanlığı, klinikteki hastada bulur. Sohbet ederler ancak İvan'ın hastalığı farklıdır. Sürekli birilerinin peşinde olduğunu düşünür durur. Birkaç kez reddedilmesine rağmen hala İvan'ın yanına gelen doktor muhabbeti ilerletir Ancak bu durum insanların gözünden kaçmaz. Doktorun hasta olacağını sezenler onu bu bataktan kurtarmaya çalışırlar ama doktorda en ufak bir çaba yoktur. Çünkü sonunda ölüm varsa insanları iyileştirmenin ya da hastayla doktor arasında fark yaratmanın hiçbir önemi olmadığına inanmaktadır. Sonunda onu da psikiyatri servisine yatırırlar. Doktor o zaman farkı anlar çünkü avluya çıkmasına dahi izin verilmez. Doktorun ruhsal keşmekeşlerini anlatan bu kitap doktorun ölümüyle son bulur.
Altıncı KoğuşAnton Çehov · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 202687,2bin okunma
Kitap tam anlamıyla bir şölendi. Yalova'nın köyünde meydana gelen bir kadın cinayetiyle başlıyor kitabımız. Bu cinayetle alakalı sorular sormaya gelen gazeteci kız Ahmet Arslan'ın evine geliyor. Emekli mühendis olan Ahmet, çok farklı huylara sahip. Herhangi bir şey hissetmediğine emin ve dokunma duyusunu kullanmaktan aciz. Kimseyle iletişim kurmak istemediği için bu köye yerleşen Ahmet gazeteci kızın gelmesiyle kendine bir yoldaş bulmaya başlar. Tabi köpeği Kerberos'tan sonra. Kıza cinayet hakkında bilgi vermek amacıyla başlayan bu serüven kıza en büyük aile sırrı olan ikizi Mehmet Arslan'ın hikayesiyle devam eder. Kitabın ana konusu da tam olarak budur. Mehmet Arslan o zamanın Türkiye'sinde çoğunluğun da yurtdışına çalışmaya gittiği gibi o da Rusya'ya gider. Bunu sağlayan da Ahmet'tir. Annesiyle babasını çok küçükken trafik kazasında kaybeden bu ikizler anneannesi ve dedesiyle yaşamaya başlamışlar ve onlar da bu hayattan göçüp gidince kendi başlarının çaresine bakmak zorunda kalmışlardır. Daha uçarı ve zevkleri doruklarda yaşamaktan hoşlanan Mehmet'i anneannesi Ahmet'e emanet etmiştir. Annesiyle babalarının en büyük istekleri olduğu için onları birer mühendis yapmıştır aile büyükleri. Rusya'daki hikayeye devam edelim. Mehmet bir gün çarşıda gezerken alışveriş yaptığı bir kıza aşık olur. Olga.. İlahi bir güzelliği olduğunu düşünürler hem Ahmet hem Mehmet. Ancak Olga Rusça hariç hiçbir dil bilmez. Mehmet de Rusça bilmediğinden dolayı aşkları bir tercümanla ilerler. Ludmilla.. Ludmilla bir kızdır evet ancak dişilikten yoksun görürler onu. Güzeldir güzel olmasına ancak kimse onunla iş hariç başka bir ilişki düşünmez bile. Bu aşıklar böyle geçinip giderken Mehmet Olga'yı İstanbul'a götürmeye karar verir. Çünkü Olga'nın subay babası bu dünyaya elveda demek üzeredir. Onu
Kitap beklediğim kadar da masum bir aşkı anlatmıyor. İlk olarak onu söyleyebilirim. Ama kesinlikle taparcasına tür aşk okumak isterseniz bu kitabı öneririm. Kemal'in Füsun'a duyduğu aşk zamane gençlerin anlayabileceği tarzda değil. Kemal Bey İstanbul'un ileri gelen sosyete ailelerindendir. İstanbul'u buram buram yaşayan bu genç, otuz yaşında kendi seviyesine uygun bir kadın olan Sibelle nişanlanır. Cinselliğin yavaş yavaş Batı medeniyetlerine uydurulmaya çalışıldığı yetmişlerin İstanbul'unda sosyete aileleri en çok görevi üstlenir. Cinsel ilişkiyi sadece evlenmeleri kesin gözüyle bakılan ilişkilerde olağan karşılanır. Sosyetede aynı evi paylaşıp evlenmeyen kızların lekeleneceği tarzında bir yargı vardır. Ki bu da halkın değil yüksek kesimin düşünceleridir. Halk bu yıllarda dahi bu ilişkilere olağan gözüyle bakmaz. Nişanlı olan Kemal Bey Sibel için beğendiği bir çantayı almak için Şanzelize Butik'e girer. Orada marka bir çantayı beğenip almak ister ve çantayı ona uzak akrabası olan Füsun verir. Füsunun vitrinden çantayı alışını bile çekici bulur. Sonra çantanın çakma olduğu anlaşılır. Böylece aralarında olaylar gelişir. Yaklaşık kırk dört gün süren bi ilişki başlar. Hala nişanlı olan Kemal Bey Füsun'u nişanına dahi çağırır. Hatta nişanda dans ederler. Ertesi gün üniversite sınavı olan Füsun'un aklı hala Kemal Beyle olan ilişkisindedir. Kemal Bey hala çıkmazdadır ve sınavdan sonra Füsun'un Masumiyet Apartmanına yani aşk yuvalarına gelmelerini ister ancak Füsun gelmez ve senelerce ortalardan kaybolur. Artık olayın farkında olan Sibel Kemal'i iyileştirmek için çabalar. Ama karakterimiz bunu bir hastalık olarak görmez. Ancak benim kanaatimce Füsun ortalarda yokken Kemal'in ona beslediği duygu sadece saplantıdır. Aşk bu kadar yorucu bir duygu olmaktan uzaktır çünkü. Sonra
Masumiyet MüzesiOrhan Pamuk · Yapı Kredi Yayınları · 202460,4bin okunma
Bu kitabın Türk toplumuna çok kuvvetli ve yerinde incelemelerle yaklaştığını düşünüyorum. Yıllardır süre gelen köylü ve şehirli arasındaki toplumsal fark çok doğru bir şekilde gözler önüne serilmiş. Şu an biraz daha yumuşamış olan bu ayrım hala daha etkilerini gösterir. Kurtuluş Savaşı sırasında (tahmin ettiğim kadarıyla) Eskişehir'in bir köyünde yaşamaya çalışan gazi bir subaydan bahsediyor. Kemalist düşüncenin önemini ve değerini önceden kavramış olan bu şehirli subay kendini köyde yalnız hisseder. Kimse onun düşüncelerini anlamaz. Onun hareketlerini ''yaban'' olarak nitelerler. Köye uyum sağlaması için kitap okumaması, fazla temizlenmemesi, sakalını bırakmasını söylerler. Bu subayın hayatına çok terstir. Askerliğe verdiği önemi de köy halkından göremez. Halk Mustafa Kemal'in yanlış yaptığını, padişaha karşı çıkmaması gerektiğini düşünür. Yabancıların eline düşmüş olan devletin yıkılacağının farkına varamamaktadırlar. Köylerini basan düşman kuvvetlerinin hala onlara iyi davranacağının, ürünlerini aldıktan sonra paralarını ödeyeceklerini düşünürler. Tabi ki durum bu cahil köylü halkın düşündüğü gibi olmaz. Gelen düşmanlar karılarına, kızlarına dahi zarar vermek isterler, yan gözle bakarlar. Karakterimizin aşık olduğu köylü kızı da bu kızlar arasındadır. Kitaptan çok güzel olduğu anlaşılan bu yeşil gözlü güzel kızla karakterimiz kaçma girişiminde bulunur. Kitap da burada sonlanır. Düşman onların kaçmaya çalıştıklarını anladığı zaman ateş açar ve köylü kızıyla subay vurulur. Subayın gömleğiyle yaralarını tamponlarlar ancak ertesi sabah ikisinin de yol yürümeye mecali kalmamıştır. Köylü kızın dizlerine başını koyan subayımız, köye geldiğinden beri ilk kez mutlu olduğunu dillendirir. Meğerse tüm gereksinimi yaslanmak istediği bir dizmiş.
Bütün bunları subayın yazdığı
Uzun zamandır beklettiğim için belki de beklentilerimi yüksek tuttuğum bir kitaptı. Ancak bunu karşıladığını pek söyleyemem. Kısaca özetlemem gerekirse kitaplara verilen önemin tamamıyla yok olduğu bir yakın gelecekten bahsediyor yazar. Devletin her şeye sahip olduğu ve insanların farklı fikirlere sahip olmaması gerektiğini düşündüğü bir ülke. Televizyonlarda bulunan programlarla ve alınan haplarla devletin en iyisi olduğu ve iyi bir vatandaş olmaktan başka insani olarak hiç bir niteliğe izin vermiyor. İnsanların beyinleri adeta yıkanıyormuşçasına sürekli reklamlardan bahsedilip duruluyor. İnsanların kendilerinin farkına varması için gereken en önemli yolun kitaplardan geçtiği ve eski yaşamların güzelliklerinin farkına varılmaması devlet tarafından amaçlanıyor. Bu amaçla sadece devlete fayda sağlanmakla kalmayıp insani duygular da eriyip gidiyor. Baş karakterin yaptığı evlilikte daha ilk buluşmasını dahi hatırlayamadığı gözler önüne seriliyor. Karakterimiz son zamanlarda (ki bundan bahsettiğim savaş zamanları) ilk buluşmasını hatırlar ve aşkının farkına varır. Bir nevi insan olmaya başlar. Çünkü kitap ezberindedir.
Yangını söndürülmeyip tam aksine yangını başlatan itfaiye görevlisi olan karakterimiz işinin doğruluğu konusunda endişeye düşer. Bunu tetikleyen de şahit olduğu bir kadının kitapları için canını verdiği olaydır. Bundan dolayı kafası karışan (bunun sadece olayları tetikleyen olduğunu düşünüyorum çünkü kitapta da belirtildiği üzere karakterde yalnızca bir kitap yok. Bu olayın peşinden çatı arasından yirmiye yakın kitabı getirdiğini görüyoruz.) karakterimiz yeni bir serüvene atılır. Tek başına olmayacağını bildiğinden bir profesörden yardım alır.
En sonu en çarpıcı yerdir muhakkak. Çünkü sonunda karakter kaçmayı başarır.(yakalanacağı muhakkaktı) Devlet