''Bir yerden bir yere gittiğiniz zaman, bir yerden bir yere gittiğinizi zannediyorsunuz. Düşünmüyorsunuz ki bir yerden bir yere gittiğiniz zaman, gittiğiniz yere geldiğiniz yeri de götürüyorsunuz.''
Yalnızca el ele tutuşacağız, ağır ağır yürüyeceğiz, anlamsız, aptalca, ama önemli şeyler söyleyerek. Kocaman lambalar yanıncaya, soluk yapılardan uğursuz kent öyküleri, serüvenler, sevda oynaşmaları çıkıncaya dek. Bunun üzerine, hep el ele tutuşarak susacağız, çünkü ruhlar konuşacaklar sözcüksüz olarak. Ama sen -şimdi ansıyorum- bana hiç anlamsız, aptalca, ama önemli şeyler söylemedin. Demek ki, ne sözünü ettiğim pazarı sevebilirsin, ne ruhun sessizce benim ruhumla konuşmayı bilir, ne saati geldiğinde kentin büyüleyiciliğini anlarsın, ne de kuzeyden inen umudu. Sen ışıkları, kalabalığı, sana bakan erkekleri, şansın kol gezdiği söylenen sokakları yeğlersin. Benden başkasın sen, o gün dolaşmaya gelecek olsan, yorulduğun için yakınacaksın, yalnız yakınacaksın, başka bir şey demeden.
Neden insanlar bir türlü anlamıyorlar hayattan hiçbir şey beklememeleri gerektiğini, diye düşündüm. Neden binlerce kitap, film, şarkı, şiir umudu tek hayat kaynağı olarak göstermiş, diye düşündüm. Ve neden bu kadar içi boş bir duyguya, acımasızca cezalar yağdırabilecek bir arzuya hayran kalınır, diye düşündüm. Hiçbir zaman ümit etmedim. Umutla tanışmadım. Eğer mutsuzluk, istediğini bulamamaktan, hayalini gerçekleştirememekten kaynaklanıyorsa sıradanlaşır. Sadece adı kalır. Güler geçerim sınavlarında başarılı olamadıkları için ağlayan gençlere, sevdikleri terk ettiği için intihar eden kadınlara. Kolay mı bu kadar tanımak mutsuzluğu hayatın karanlığında? En anlaşıldığı noktada başlar bilinmezleri hikâyenin.
Eğer bir yol bizi mutlu etmiyorsa onda körü körüne sebat etmek yerine, nefsimizi kendimize rehber kılmak yerine, bırakabilmek lazım.Yazamadığımız kitapları,çekemediğimiz filmleri, geliştiremediğimiz projeleri, yürütemediğimiz meslekleri ve artık bizi sevmeyen sevgilileri bırakabilmek. Vazgeçebilmek, bazen en güzeli.