Yaşam sorunlarını omuzlarken bende de zaman zaman kendini
duyuran saf ve uçarı yaratıcılığın, bir ata mirası olduğu konusunda
yavaş yavaş bilinçlendim. Ruhumda, en çetin, en kasvetli girişim-
leri yürek hafifliğiyle omuzlayacak bir neşe vardı. Bu, dünyaya ba-
kışımdaki alçakgönüllü sevinçlerin de kaynağıydı.
Hayatımın bir döneminde Sartre’ı okumuş ol-
manın cezasını çekiyordum “insan her davranışında, insanlığın
tümünden sorumludur." der egzistansiyalistler. Allah’ın zavallı bir
kulu olan ben, bu tür sorumluluk iddialarıyla nasıl da gülünç ol-
muştum.
Marx'ın ünlü sözünü hatırlıyordum. Tarihte her şey iki
kere olur. İkinci kez yinelendiğinde, tarih olayları komedi olarak ce-
reyan eder. O an yaşadığım korkunç şeylerin komedi olup olmadı-
ğını; comedi ise, kanlı bir komedi olduğunu düşünmeye başladım.
Beynim çağrışımlarla doluydu. “Komedi” sözcüğü, Dante’nin ilahi
Komedisi’ni anımsatmıştı. Üç aşamalıydı İlahi Komedi. Cehennem,
Araf, Cennet. Şu an Cehennem’deydim. Cehennem’i aşıp Araf a ve
Cennete ulaşabilecek miydim? Ne yapmış, ne suç işlemiştim de bu
cehenneme atılmıştım? Ömrümde bir an bile kimsenin kötülüğünü
istememiştim. Vicdanımı yoklayarak bütün hayatımı yeniden göz-
den geçirdim. Hayatımın bir döneminde âsi olmuş, aileme karşı gel-
miştim. Ama bu, gizli güçlerin bilerek başıma ördükleri şartlı bir
oyundu; benim iradem dışında hazırlanmış, sentetik bir kaderin
parçasıydı. Allah bu kadar zulme razı gelir miydi? Fatiha suresini
okumaya başladım. Bu beni biraz yatıştırmıştı. Korkmamam gerek-
tiğini, Allah’ın yardım edeceğini, yeryüzünün bütün iyi insanlannın
benden yana olduklannı düşündüm.