hüdaverdi türk

Kur'an ve İncil'in esasta semavi olmasından hareketle, İncil tarihsel olduğuna göre, Kur'an'ı Kerim de tarihseldir türünden bir kıyas yapıyorlarsa bilmelidirler ki böyle bir kıyas, “su” adındaki ortaklıklarından dolayı kaynağından çıktığı gibi muhafaza edilen içme suyuyla, müstamel suyu temizlikte aynı kabul etmekten farksızdır.
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
Mü’min, Kur’ân-ı Kerîm’in mânâsını anlamasa bile ondan istifâde eder. Nitekim büyüklerden biri şöyle buyurmuştur: “Bir kimse ilâç içer, ne içtiğini bilmez, ama o ilâç tesir eder. İşte Kur’ân-ı Kerîm de böyle tesir eder. Kur’ân’ın her harfi, beşeriyetin vücuduna (varlık ve benliğine) düşen bir dağ gibidir ve o vücudu yok edip beşeriyet izlerini siler (mânen yükseltir). Kur’ân nûru, mü’minin kalp nûru ile birleşir, nûrâniyet artar ve beşerî vücut yok olur (varlık ve benlik iddiâsı kalmaz).” [99]

hüdaverdi türk

, bir kitap okudu
7/10
·382 syf.·
27 günde okudu
·
Okunma: 30 Haziran 2024 00:00
·
2024 29. kitabı
·
Ahmet Hamdi Tanpınar
8.2/10 · 53,1bin okunma
Öyle ki, dostça başladığımız gezinti hemen hemen tam bir kayıtsızlık içinde bitti. Tekrar odama döndüğümüz zaman heyetin reisi kendisine ikram ettiğim içkiyi kabul edeceği yerde doğruca telefona koştu ve 0135’i arayarak saatin kaç olduğunu sordu. Aldığı cevap üzerine evvelâ duvardaki saate, sonra yüzüme baktı. - Böyle bir kolaylık varken bu müesseseye ne lüzum var? diye sordu. Bu aşağı yukarı kurulduğu günden beri benim Halit Ayarcı’ya sorduğum sualdi. O her defasında bana çok ciddî, mantıkî cevaplar vermiş, tamamiyle ikna edememişse bile hiç olmazsa susturmuştu. Yazık ki, ben Halit Ayarcı değildim. Bende ne onun talâkati ve keskin mantığı vardı, ne de karşımdaki adam behemehal ikna edilmek arzusuyla bu suali sormuştu. Bu itibarla verdiğim cevapların hiçbirini doğru dürüst dinlemedi bile. Her ağzımı açışta: - Böyle bir müesseseye ne lüzum var? diyordu.
Ben Halit Ayarcı’ya vaziyeti anlatmağa çalışıyordum. - Hayır, yalan söylemiyorlar, diyordum. İkisinde de samimî idiler. Yeniliği kendilerine ucu dokunmamak şartıyla seviyorlardı. Hâlâ da o şartla severler. Fakat hayatlarında emniyetli ve sağlam olmayı tercih ediyorlar. - Böyle şey olur mu? Bir insan iki türlü düşünür mü? İki türlü mantık bir kafada bulunur mu? Halit Ayarcı hakikaten meyustu. - Tabiî bulunur. Daha doğrusu menfaatler istikametini değiştirirse mantık da değişir. - Ben anlamıyorum doğrusu bunu!.. Bütün eserim yıkıldı. Bu müessese artık benim değil! Şakaklarından ter akıyordu. Hiçbir zaman onu bu hâlde görmemiştim. Karşısındaki kalabalıktan daha çetinlerine, çok büyüklerine laf anlatmıştı. Burada, hepsi kendisinin yetiştirmesi bir avuç insan onu şaşırtmıştı. Bir rüyada gibi etrafına bakınıyordu. - Hiç boks maçına gitmediniz mi? İlk önce bakamayız bile! Sonra birdenbire heyecanlanırız, bir tarafı tutarız. Bir an evvel, kâfi derecede kuvvetli olmamasına kızarız, haykırırız. Haydi! deriz, daha kuvvetli! Daha müthiş! deriz ve öyle olmadığı için üzülürüz. Fakat hangimiz o esnada o adamın yerinde bulunmayı isteriz? Hiçbirimiz, değil mi? Bunlar da öyle işte… Mücadeleyi bizim tarafımızdan seyrettiler. Ve bizi alkışladılar. O anda çok samimî idiler. Fakat şimdi siz, “ringe buyurun!” deyince iş değişti. Burada kendi menfaatleri, kendi emniyetleri var!