Bu minvalde iki şey öne sürmek istiyorum: bir varsayım ve bir tanım.
Varsayımım şu ki, bazen -belki de çoğunlukla- deneyimlediklerimizden ziyade deneyimlemediklerimiz hakkında daha fazla şey bildiğimizi düşünürüz; deneyim yaşamama tecrübesine taktığımız ad "hüsran"dır. Mesela psikanaliz seanslarında,
insanların yaşadıkları deneyimleri anlatırken yaşayamadıkları deneyimlerden bu kadar çok bahsetmeleri ve mahrum kaldıkları şeyler hakkında bu denli otoriter, tutkulu ve kendinden emin bir tavırla konuşmaları bana çarpıcı geliyor. Örneğin bir erkeğin ya da kadının, eşinde nelerin eksik olduğunu ve söz konusu eş belli açılardan değişecek olsa hayatlarında nasıl farklılıklar yaşanacağını bilmesi sık rastlanan bir durum. Benim kanaatim şu yönde: Deneyimlediklerimizden ziyade deneyimlemediklerimiz hakkında bilgi sahibi olduğumuzu düşünerek yaşıyoruz. Ve belirli bazı okumalar bu tuhaf otoriteye -tecrübesizliğin otoritesine, bir şeyleri yapmamaktan kaynaklanan kanıya- yardakçılık ediyor
---
Algının istekler vasıtasıyla çarpıtıldığını göstermeye çalışırken Freud'un anlatmak istediği, karşımızda duran şeyin yalnızca istediğimiz taraflarını gördüğümüz ve bilmenin (ve bilmemenin) hakikatten ziyade istekle ilgili olduğuydu.
---
Çocuk coşku dolu bir geleceğin teminatım ister, yetişkin öyle bir şey olmadığının tasdiklenmesini. Çocuğun arzusu çocukluktan çıkmaktır, yetişkinin arzusuysa değişim isteğinden kurtulmak.
---
...bastırma, deneyimlerin -ya da belli bir deneyimin- bireyin içinde bir yerlerde cereyan etmesi ama bilinçli öznenin bunu yaşamamasıdır.
---
Deneyimlemediğimiz şeyler hakkında bildiklerimiz deneyimlediğimiz şeyler hakkında bildiklerimizden daha fazlaymış gibi yaşarız ve bu da arzuladığımız deneyimlerden uzak durmamıza,