Söyledim; “ben kimim” sorusuna “ben Âdem’im, ben Nûh’um, ben İbrâhîm’im, ben Mûsâ’yım ben İsâyım, ben Muhammed Mustafa’yım” dememiz lazım; ama bunu imanımızla beraber manevi tarafımıza söylememiz lazım. Yoksa nefsimizle bakar, nefsimize “ben Allah’ın nebîsiyim ve resulüyüm” dersek en azılı kâfir, en azılı müşrik oluruz. Firavun olur, Nemrut olur, Haman olur, Karun olur, iblis oluruz. Bunu nefsimize değil; gönlümüze, rûhumuza, maneviyatımıza, manevi tarafımıza söylememiz, nefsimize ise Firavun dememiz, Nemrut dememiz, Ebu Cehil dememiz, Ebu Leheb dememiz lazım.
Eğer bu sözlerimiz yanlışlıkla yer değiştirirse; yani nefsimize “ben Allah’ın nebisiyim, resulüyüm” dersek bu bizim ebediyen hüsranımıza sebep olur; çünkü böyle söyleyince sonra kalkar, insanlara yol göstermeye çalışır hem kendimiz kaybederiz hem de beraberimizdekiler kaybetmiş olur.
Kimse nefsine “ben Allah’ın nebîsi, resulüyüm” diyemez. Kelimeyi bu şekilde söyleyeyim ki sonra fitne çıkarılmasın. Daha doğrusu kimse “bakın, ben Allah’ın nebîsiyim, resulüyüm” diyor, insanlara “siz de kendiniz için böyle söyleyin, diyor” denmesin. Ne söylediğim iyice anlaşılmalıdır. Biri bu sözü kâfir olan, müşrik olan nefsine verirse ebediyen kaybeder. Buraya çok dikkat edelim. Kardeşlerimizin artık bunu anlayabilecek seviyede olduklarını düşünüyoruz. Bu yüzden her şeyi apaçık anlamaları gerektiği için bunları anlatıyoruz.
Biri ne söylediğimizi anlamadan, hele ki “sakın kimse nefsine ‘ben Allah’ın nebîsiyim, resulüyüm, demesin’ dediğim hâlde çıkıp nefsine “Âdem benim, Nûh benim, İbrâhîm benim, Mûsâ benim, Îsâ benim” derse onun köpekten ne farkı kalır! Köpek işte! Ben böyle mi söylüyorum! Senin önce bunu söyleyebilecek seviyeye gelip bunu tatman, hakikatine şahid olman gerekir. Bunu sen söylemeyeceksin, o senden söyleyecek. Sen