Şebnem hiç var olmadan nasıl da iz bıraktı içimizde...
Ayfer Tunç, Kapak Kızı'nda Şebnem'in hikâyesini öyle incelikle işlemiş ki roman bitse de karakterler zihninizde yaşamaya devam ediyor. Kitap, her karakterin dünyasına ayrı ayrı dokunuyor. Bünyamin'in sırtını sıvazlamak, Ersin'i uzun uzun dinlemek, Selda'nın yanında olup elini tutmak istiyor insan. Çünkü onların hikâyelerini okurken yalnızca seyirci kalmıyor, yanlarında yürüyorsunuz.
Bir Şebnem geçiyor herkesin hayatından ve herkeste farklı izler bırakıyor. Ayın kızı Şebnem, yalnızca çevresindekileri değil, okuru da kendine dönüp bakmaya zorluyor. Çünkü insan böyle; geçtiğini sandığı şeyler çoğu zaman gerçekten gitmiyor hayatından. Bir köşede kalıyor, derin izler bırakıyor ve hiç beklenmedik bir anda yeniden kanatıyor yaralarını.
Ayfer Tunç'un en sevdiğim yanlarından biri de kısa cümlelerin içine koca anlamlar sığdırabilmesi. Örneğin; “Güvenli aile evinin insanı anlamaktan uzak kurallar silsilesi hayatın karşısında para etmiyordu.” cümlesi... Okuyup bir süre duvara bakıyorsunuz. Düşünüyorsunuz. Sonra kendi hayatınızı sorgulamaya başlıyorsunuz: Ne için yaşadım? Yaşadığımı gerçekten yaşayabildim mi? Geçen yılların hakkını verebildim mi?
Kitabı bitirir bitirmez, sıcağı sıcağına yazıyorum bunları. Ve içimden şu geçiyor: Keşke bir gün Ayfer Tunç'u evime davet edebilme şansım olsa da karşılıklı oturup uzun uzun kahve içebilsek. Çünkü bazı yazarlar sadece hikâye anlatmaz; insanın içine dokunur, ona kendini anlatır. Ayfer Tunç da benim için tam olarak böyle bir yazar.