Beyinlerimiz eğitim, uzmanlaşma, çatışma, dış zorlamalar ve her tür içsel psişik savaşım yoluyla köreltilmiş. Beyinlerimiz yalnızca anlık bir istem, anlık bir kriz olduğunda işliyor. Bunun dışındaki zamanlarda bir hipnoz halinde, tekdüze bir yaşam sürüyor, tembel tembel işimiz ve görevlerimizle uğraşıyoruz; dolayısıyla beyinlerimiz keskin değil, uyanık, tetikte, duyarlı değil, çalışabileceği en üst yetkinlikte çalışmıyor.
İçimize doğru yolculuğun başlaması, kendi öz zaman tünellerimizden geçerek içsel uzayın derinliklerine doğru yola çıkmamız bu kadar uzun zaman alacak mı?
Maruz kaldığımız seslerin dokusunu içselleştiriyoruz biz. Başka insanların iç dünyalarına ilişkin karmaşık hikayelere uzun süreler boyunca maruz kaldığınızda bilinciniz yeniden şekilleniyor.
"Çocuklukta, otantiklik (kendi gerçeğimizi hissetme ve yaşama) ile aidiyet (başkalarına bağlanma ve kabul görme) arasında trajik bir seçim yapmak zorunda bırakıldığımızda, istisnasız olarak aidiyeti seçeriz. Çünkü hayatta kalmak için o bağa muhtacızdır. Ancak çevreye uyum sağlamak ve 'normal' kabul edilmek uğruna kendi içsel gerçeğimizi bastırdığımızda, kendi doğamıza yabancılaşırız. Yetişkinlikte deneyimlediğimiz pek çok kronik rahatsızlık ve ruhsal ıstırap, aslında tam da bu yabancılaşmanın bedende ve zihinde yankılanan çığlığıdır."
Tek başına yaşadığı için yalnız hisseden biri mi, yoksa yalnız olduğu için birlikte yaşayan biri mi daha yalnızdır? Kim bilebilir ki? Belki de tek bildiğimiz, hepimizin bazen yalnızlık çektiğidir.