Dinde ictihad ve te'vil
Ancak belli bir yorumun yaygın kabul görmesi, sözgelimi Sünnîliğin İslam dünyasında büyük ço­ğunluğu temsil etmesi, bu mezhebin yorumdan arınmış mutlak dini temsil ettiği anlamına gelmez. Kelâmî veya fıkhî içerikli her mezhebî görüş ve anlayış gerçekte re'y ve ictihad yoluyla nasslardan üretilmiş yorumlar, çıkarımlar ve sonuçlardan ibarettir. Dinde re'y ve te'vili nefyeden Ehli hadis ve Selefiyye'nin "İstiva malumdur, keyfiyeti meçhuldür" şeklindeki meşhur klişesi dahi te'vildir.
Sayfa 44 - Kırmızı Kedi Yayınevi·Kitabı okuyor
Din
Sahabede bile tarihselcilik varken bizdeki yobazlara ne demeli?
Öte yandan, meşhur tabiî âlim Atâ b. Ebî Rebâh (ö. 114/732), Medine döneminde Müslümanlar ile müşrikler arasındaki gergin ve problemli ilişkilere atıfta bulunan Mümtahene 60/10-11. ayetler bağlamında İbn Cüreyc'in (ö. 150/767), "Müşriklerden evli bir kadın Müslümanlara gelse ve İslam'ı benimsese, ilgili ayetteki "ve-âtûhüm mâ enfekû" (O kadınların eski kocalarına evlilik sırasında mehir olarak ödedikleri para veya malı iade edin) ifadesi mucibince o kadının müşrik kocasına herhangi bir mehir bedeli ödenir mi?" şeklindeki sorusuna, "Bu hüküm sadece Rasûlullah ile çağdaşları arasında geçerliydi" (innemâ kâne zâlike beyne'n-nebiyyi ve ehli ahdih) diye cevap vermiştir. Ebû Bekr İbnü'l-Arabî (ö. 543/1148) gibi bazı müfessirler ise aynı ayetle ilgili olarak, "Allah'ın bu ayetteki hükmü ümmetin icma ettiği üzere o zamana, özellikle o zaman ve zeminde meydana gelen olaya mahsustur"şeklinde bir görüş belirtmiştir. "İlmin kapısı" diye anılan Hz. Ali gibi bir sahâbînin, "Bu ayetteki hükmü benden önce hiç kimse uygulamadığı gibi benden sonra da hiç kimse uygulamayacaktır" dediği, tefsirdeki otoritesi tartışmasız olan İbn Abbas gibi bir diğer sahâbînin, Nur 24/58. ayetteki hüküm hakkında kendisine sorulan bir soruya, "Bu ayetteki hüküm işlevini yitirmiştir; bugün bu ayetteki hükmü uygulayan birinin varlığına şahit olmadım" diye cevap verdiği, ayrıca ilâhı vahye muvafakatlarıyla tanınan Hz. Ömer gibi bir sahâbînin Kur'an'daki sarih hükümlere, sözgelimi Tevbe 9/60. ayette zekât gelirini harcama kalemleri arasında müellefe-i kulûb sınıfı açıkça zikredilmesine rağmen, bu kalemden pay isteyenleri açıkça reddettiği halde bütün bu sahâbîlerden hiçbirinin İslam'a ve Kur'an'a sadakatsizliği akıllarının ucundan dahi geçirmemiş olmaları acaba nasıl izah edilebilir? Yine Hz. Ömer'in müellefe-i
Sayfa 19 - Kırmızı Kedi Yayınevi·Kitabı okuyor
Din
Tatil planı hazırsa sıra okuma listenizde!
Bu yaz yanınızdan ayırmak istemeyeceğiniz kitapları sizin için bir araya getirdik. 💬 Siz olsanız bu listeden hangisiyle başlardınız?
17. yüzyıldan itibaren Batı, Rönesans, Reform ve Aydınlanma süreçlerinin sonunda kilisenin egemenliğini yıkarak akıl ve bilim çağını başlatırken; Tanrı / İnanç merkezli bilgi anlayışını yerleşik ve tartışılmaz bir değer haline getiren , içtihad kapısını kapatarak Müslüman aklını mühürleyen Doğu-İslam dünyası ise yarattığı kutsal kısır döngü ile kendi ortaçağını yeniden ve yeniden üretmeye devam etmiştir. Böylece, önce İslam dünyasının yaklaşık yüzde 70’ini içeren Osmanlı Devleti Sanayi Devrimi’ni kaçırarak yarı sömürgeleşme sürecine girecek, sonra da bütün Müslüman ülkeler Batı’nın adeta sömürgesi haline gelecekti.
Din
Şeriatta asıl olan taklidi yermektir (kınamaktır); çünkü o, delilsiz ve burhansız bir uyuştur, takip ediştir. Üstelik mukallid kitleleri arasında yerilen bir taassuba (körükörüne bağlılığa) yol açar. Alimler ameli şer'î hükümlerde taklidin caiz olup olmadığı hususunda ihtilaf etmişlerdir: Bir grup mutlak olarak caiz olmadığını savunmuş ve her mükellefe ictihad etmeyi, onun aletlerini öğrenmeyi farz kılmıştır. Diğer bir grup, hem ictihada gücü yeten hem de yetmeyen için taklidin mutlak olarak caiz olduğunu söylemiştir. Bazı alimler ise şu ayrıma gitmiştir: İctihaddan aciz olan için caiz, ictihada gücü yeten müctehid için ise haramdır; işte bu son görüş râcih (doğruya en yakın) olanıdır.
Eğer müctehid bir hâkim (kadı) ise ve bir davada kendi ictihadına göre belirli bir hüküm vermişse, başka bir hâkimin bu ictihadı bozması caiz değildir. Çünkü genel kural şudur: "İctihad, kendisi gibi bir ictihadla nakzedilemez (bozulamaz)." Ancak, ilk davanın aynısı olan başka bir mesele aynı hâkimin önüne tekrar gelir ve hâkimin bu konuda yeni bir görüşü oluşursa, bu ikinci davada yeni ictihadına göre hüküm vermelidir. İlk verdiği hüküm ise bozulmaz, geçerli kalır. Bu da demektir ki "yargısal emsaller" (önceden verilmiş mahkeme kararları) Müslüman kadıyı bağlamaz.
Kaldı ki ictihad ilmin en yüksek mertebesidir; ilim ise herkese açıktır. Hatta yüce şeriat ilme teşvik etmiş, ilim sahiplerini övmüş, ilmin artırılmasını emretmiş ve insanlara: "De ki: Rabbim, ilmimi artır!" [Tâhâ: 114] diye dua etmeyi öğretmiştir."