Bu genişçe yolun üstünde ve mektebin tam karşısında "Pembe ev" denilen iki buçuk katlı binanın, birinci kat pencerelerine bir göz atılırsa, elindeki kitap veya mecmuanın yapraklarını karıştıran ve arada bir sokaktan geçen tanıdıklarına gülerek selam veren, sırma saçlı, iri mavi gözlü, derin bakışlı, beyzi pembe yüzlü bir çocuk göze çarpar.
Mahalle çocukları arasında teklifsizce "Mustafa" ve komşularca "Mustafa Efendi" denilen bu çocuk, daha pek küçükken gümrükte memur olan ve sonraları kereste ticareti ile meşgul bulunan babası Ali Rıza Efendi'yi* kaybetmiş ve kadınlar arasında otoritesiyle tanınmış ve ekser kadınların akıl danıştığı annesi Zübeyde Hanım'ın terbiyesi altında büyümeye yol almış idi.
Bir gün, Mustafa'nın annesi Zübeyde Hanım, Selanik'in tanınmış delikanlılarından Ragıp Efendi adında yine bir Gümrük İdaresi memuru ile evlendi.
İnsanların hep böyle yalancı, hileci,vefasız,nankör, haydut,zayıf,sebatsız, alçak,kıskanç,obur, sarhoş, pinti, tutkulu,kan dökücü,dedikoducu, serseri,bağnaz, iki yüzlü ve budala olduklarını sanıyorsunuz?
Aslında kendi hayatından memnundu. Öksüzdü, gözü toktu ve çok sevdiği sakin balıkçılık işinde kimseye bağlı değildi. Ama köylülere karşı bir düşmanlık duyar, beni uyarırdı:
"Sen onların güleryüzlü konuşmalarına bakma, hepsi iki yüzlü, kurnaz, değersiz kişilerdir. Onlara inanma! Şimdi böyle görünürler, yarın değişiverirler. Herbiri yalnız kendini düşünür, toplumsal çalışma onların gözünde kürek cezası..."
"İki insan karşılaşıp musafaha ettikleri (tokalaştıkları) zaman üzerlerine yüz rahmet iner. Doksanı en güler yüzlü ve cana yakın olana verilir. Onu da diğerine verilir"