Lemnius'a göre, "ağır ve bulutlu havalarda insanlar genellikle somurtkan, üzgün ve huysuz olurlar; eğer batı rüzgarlan esip sakin, güneşli ve güzel bir hava oluşursa hem hayvanlar hem de insanların neşesi yerine gelir. Ama değişken, sert, bulutlu ve fırtınalı bir hava varsa o zaman insanlar da üzgün, tembel, hayli keyifsiz, öfkeli, huysuz, donuk ve melankolik hale gelmektedirler. "
Melankolinin Anatomisi 2. Fasikül , sy. 305
ikircikli
@ikircikli_
·
Hava nasılsa ruh halimiz, yaşam nefesimiz ve ahlatımız da öyledir.
“Seksenleri yaşamamış biri bizi nasıl anlayacak?” diye coşkuyla bağırdı. Sonra, “Gerçi bu da başka türlü bir kibir! Anlasa ne olacak, çok mu önemli insanlarız sanki...” dedi. Derin bir nefes alıp başını yıldızlarla dolu gökyüzüne kaldırdı. “Fakat birader insan kendini burada matah bir şey sanıyor ya, bir filmin başrol oyuncusu filan sanıyor.”
Kişi fark eder ve yavaş yavaş davranışı yargılamamayı, onu yönlendiren duyguları kabul etmeyi öğrenir. "Ben en büyük düşmanım" diye şikayet edecektir biri. "Başkalarının ne düşündüğü neden bu kadar umurumda?" Ya da "Asla işe yaramadığını bildiğim halde neden böyle bir şey yapayım ki?" Şefkatli bir ilgi tonuyla sorulan bu tür sorular, bulanık ve karanlık olan çok şeyi aydınlatmaya yardımcı olabilir. Çoğu zaman bunlar soru bile değildir. Sabırsız ve kendini kınayan ifadelerdir. "Başkalarının ne düşündüğünü neden bu kadar önemsiyorum" bu durumda bir yargıydı: "Bende çok yanlış olan bir şey var. Başkalarının fikirlerinden bu kadar korkmamam gerektiğini bilmem gerek." Tonda 180 derecelik bir dönüş ve sadece kelimelerdeki küçük bir değişiklik bunu verimli bir soruşturmaya dönüştürebilir: "Neden başkalarını memnun etme konusunda bu kadar endişe duyduğumu anlamayı çok isterim." Her zaman geçerli bir neden vardır ya da belirli bir tutum veya davranış ilk benimsendiğinde vardı. Anladığımız şeyi bırakabiliriz; kendimizin bize gizli kalan ve gücünü idrak edemediğimiz yönlerimize en vahşi bi çimde sarılırız. Bir kişi, kendisine soru yönelttiği tonun farkına varmayı öğrenir: kendime karşı bir engizisyon mu yoksa yararlı, içgörü odaklı bir görüşme mi yapıyorum?
-Yine aynı mesele... dedi. Daha doğrusu hep aynı mesele! Aziz dostum, siz şifa kabul etmez bir gayrimemnunsunuz... Bu işlerde bilmek ikinci derecede kalır. Yapmak vardır, sadece yapmak!.. Sonra kendi kendine konuşur gibi ilâve etti:
- Bilgi bizi geciktirir. Zaten ne sonu, ne de gayesi vardır. Mesele yapmak ve yaratmaktadır. Bilselerdi, bilselerdi... Fakat bilselerdi bunu yapamazlardı. Bu heyecana, bu icada, bu kendiliğinden bulmağa erişemezlerdi. Bilgileri buna mâni olurdu. Kızınız bu geceyi yarattı. Ne ile? Yaratma kabiliyetiyle... Çünkü yaratmak, yaşamanın ta kendisidir. Biz yaşayan, yaşamayı tercih eden insanlarız. Siz istediğiniz kadar somurtun!
DEB'li bir bireyin kendisiyle aynı psikolojik büyüme düzleminde bir partner seçmesi kaçınılmazdır. DEB, tanım olarak azgelişmiş duygusal zeka anlamına gelir, bu tür bir ilişki de yine tanım olarak, her ikisi de duygusal gelişimin oldukça erken aşamalarında sıkışmış iki kişiyle başlar. D E B ile ilgili diğer her alanda olduğu gibi, geniş bir yelpaze olacak olsa da DEB'li insanların ilişkilerinde karşılıklı olgunluk eksikliğinden kaynaklanan sorunlar hiçbir zaman önlenemez. Burada olgunluktan kastım bireyleşme derecesi, kişinin zor zamanlarda kendisine başka biri tarafından annelik veya babalık yapılmak zorunda kalmadan duygusal olarak kendini gerçekten sürdürme kapasitesidir.