"Aşksız geçen bir ömür beyhude yaşanmıştır. Acaba ilahi aşk peşinde mi koşmalıyım mecazi mi, yoksa dünyevi, semavi ya da cismani mi diye sorma! Ayrımlar ayrımları doğurur. Aşk'ın ise hiçbir sıfata ve tamlamaya ihtiyacı yoktur. Başlı başına bir dünyadır aşk. Ya tam ortasındasındır, merkezinde, ya da dışındasındır, hasretinde."
Zaten o zamanlarda, bu ani aşklar belki de aşkın tek biçimiydi Osmanlı payitahtında; deniz, hanımeli, gül, incir, limon, kavun kokan, mürver ve sedir ağaçlarıyla kaplı, ezan ve ilahi sesleriyle dolu kenti kaplayan korku ve baskı, bu toprakların hem tutucu, hem kışkırtıcı iklimini oluşturuyor; bu iklimde, yasaklarla ve günahlarla kuşatılan duygularını sürekli olarak en derinlerinde saklayan insanların ruhları zifiri karanlık gecelere dönüyordu ve duygular aniden havai fişekler gibi patlayıveriyordu; o karanlıkta fişeğin ışığı kimi aydınlatırsa, kim o ışık fıskiyesinin içine girerse ona âşık olunuyor, aşklar korkularla beslenip büyütülüyordu
Göz; savaşı başlatan haberci...
Bakış; elde olmayan kader; İlahî kaza...
Ve aşk; kalp ile göz arasında bir macera. Sonu zafere da çıkabilir, esarete de...
Aşk ruha benzer. Doğası, onunkiyle aynıdır. Onun gibi ilahi bir kıvılcımdır, onun gibi aşınmaz, bölünmez, yok edilemezdir. İçimizdeki hiçbir şeyin sınırlayamadığı ve söndüremediği ölümsüz ve sonsuz bir ateşin yandığı yerdir. Kemiklerimizin iliklerine kadar yandığı hissedilir ve göğün derinliklerine kadar ışıldadığı görülür.