Eşim ilk evladımızı doğurduğunda daha 30’uma gelmemiştim. Hala o geceyi hatırlarım. Bütün geceyi arkadaşlarımla geçirmiştim. O gece, gereksiz konuşmaların olduğu ve arkadaşlarımı güldürmek için çeşitli saçmalıklar yapıyordum. O zamanlar diğer insnaları etkileme ve güldürme gibi ilginç bir yeteneğe sahiptim. Taklit edeceğim insnanın sesine uygun olarak sesimi değiştirebiliyordum. Kimse benim alaylarımdan kaçamazdı, arkadaşlarımla bile alay ederdim. Sonra bazı insanlar zamanla dilimden kurtulmak için benden uzaklaşmaya başladılar.
Tam o gece pazarda dilenen kör bir adamla dalga geçmiştiğimi hatırlarım. Daha da kötüsü ona çelme takarak düşürdüm ve o kör adam ne söylediğini bilmeyerek kafasını sağa sola döndürmeye başladı.
Her zaman ki gibi evime geç saatte döndüm ve karım beni bekliyordu. Eşim korkunç bir durumdaydı ve titrek bir sesle “Raşid… Neredeydin ?” diye sordu. “Marsta olacak halim yok ya, arkadaşlarla beraberdim” diye cevapladım. Oldukça hassas durumda olduğu belli olan ve göz yaşlarını zor tutan eşim; “Raşid, çok fazla yorulmaya başladım ve sanırım evladımız yakında doğacak.” dedi ve sükunet içinde bir gözyaşı yanaklarından süzüldü. O an eşimi ihmal ettiğimi hissettim. Bu zamanlarda dışarılarda gezmek yerine onun yanında olmalıydım çünkü eşim hamileliğinin dokuzuncu ayını doldurmak üzereydi.
Sonra eşimin sancıları başladı ve hiç zaman kaybetmeden onu hastaneye götürdüm. Hemen eşimi doğum odasına aldırlar ve uzun süre acı işçinde o odanın içinde kaldı. Ben dışarıda onun doğum yapmasını bekledim fakat doğum zordu yine de sızana kadar bekledim. En sonunda hastaneye telefon numaramı bırakarak eve gittim iyi haberleri bana söylemelerini istedim. Aradan biraz süre geçtikten sonra hastane çalışanları bana Salim’in doğumunu müjdelediler. Hastaneye geri döndüm ve
"Paradoks bir işarettir... onun ardına bakmak gerektiğini söyler. Paradokslar canını sıkıyorsa, mutlaklara düşkünsün demektir. Göreciler paradoksu sadece ilginç, belki bir eğlenceli veya korkutucu, eğitici bir düşünce olarak görür."
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Şimdi, evine dönen bir başka Zenciyi karşılamaya gidelim is
terseniz. Bu "yeni-gelen'; yeni bir insan olduğunu göstermek için
hiç vakit kaybetmiyor; sorulara yalnız Fransızcayla cevap veriyor,
çünkü, nasılsa, Kreol'ü anlamıyor artık. Bu trajikomik durumu
veciz bir biçimde yansıtan güzel bir halk hikayesi vardır. Bir süre
Fransa'da kaldıktan sonra ailesinin yanına dönen bir köylü çocuğu,
çiftlikte dolaşırken gözüne çarpan bir aleti işaret ederek küçümseyici
bir edayla babasına sorar: "Bu nedir böyle, ne işe yarar?" Baba,
bu gün görmüş çiftçi, otlağa salınan danaların ayağına fazla uzağa
gitmesinler diye bağlanan demir zincirli gülleyi eline alarak hiçbir
şey söylemeden oğlunun ayağına bırakır. Canı fena halde yanan
oğul hemen oracıkta sıyrılır kendini kaptırdığı o yapmacık hafıza
kaybından. İlginç bir tedavi yöntemi, doğrusu.
Pericles yazıldığı sıralarda çok tutulmuştur, ama XIX. ve XX. yüzyıllarda neredeyse hiç sahneye konmamışur. Anlatılamayacak
kadar karışık olan konunun belki tek ilginç yanı, gencecik Marina 'nın korsanlar tarafından kaçırılarak bir geneleve satılmasıdır. Eskiden eleştirmenlerin kutsal bildikleri Shakespeare'e hiç yakıştıramadıkları bu genelev faslında , Ortaçağ'ın masal havasından
çıkıp, Elizabeth Çağı Ingiltere'sinin çiğ gerçekleri içine düşeriz ansızın. Genelevi işleten kadın, Marina'nın kız oğlan kızlığını
değerlendirmek amacıyla, bir çeşit reklam kampanyası düzenler. Sokaklarda bir tellal, bu el değmemiş genç kızın herkese
satılmadan önce, en çok para verene teslim edileceğini bağıra çağıra
ilan eder. Gelgelelim Marina eşsiz erdemi sayesinde hem kız oğlan kız kalmanın, hem de geneleve gelen müşterileri ahlaksal açıdan yola getirmenin çaresini bulur. Oyunun sonunda, hiçbir suçu olmadan başına türlü felaketler gelen Pericles, kızı Marina'ya da , öldüğünü sandığı karısı Thaisa'ya da kavuşur.