Haziran artık benim için bir kutlamadan çok, sessiz bir yoklama gibi.
Her yıl aynı gün gelip kapımı çalıyor. Ben de oturup sayıyorum; gelenleri değil, eksilenleri. Telefonun ucundaki sesleri dinlerken, söyledikleri iyi dileklerden çok seslerinin kendisine kulak kesiliyorum. Çünkü bazı seslerin bir sonraki yaza kadar uzanıp uzanamayacağını bilmiyorum.
İnsan yaş aldıkça doğum günleri büyümüyor galiba; daralıyor. Eskiden geleceğe açılan bir pencere gibiyken, şimdi geriye doğru uzayan bir koridoru andırıyor. Her kapının ardında bir anı, her anının içinde de biraz kayıp duruyor.
İnsanlar kutluyor. Gülümsüyorum. Teşekkür ediyorum. Ama içimde, hediyesini çoktan vermiş bir hüznün ağırlığı var. Çünkü sevildiğime inanmakta zorlandığım zamanlar oluyor. O gün gelen ilginin ne kadarının bana, ne kadarının takvime ait olduğunu ayırt edemiyorum.
Hayatımda omzuma yaslayabildiğim bir huzur var. Ama yine de tarif etmesi güç bir eksiklik dolaşıyor içimde. Sanki uzun zamandır çıkılmış bir yolculuğun ortasında durmuşum da, nereye vardığımı soranlara net bir cevap veremiyormuşum gibi.
Bu yüzden her Haziranda mumlar değil, düşünceler çoğalıyor.
Bir yıl daha yaşadığımı değil; bir yılın daha geçtiğini hissediyorum.
Ve bazen gün dediğimiz şey, insanın dünyaya gelişini kutlamaktan çok, hayatından sessizce geçen zamanı fark ettiği bir gün oluyor.