Bazen bir kitabı sürükleyici olduğu veya çok önemli bilgiler içerdiği için okumazsın.
Bazen bir insanın dünyaya nasıl baktığına tanıklık etmek, kitabın sayfalarının sakinliğine ortak olmak için okursun.
Son Meşenin Ötesi, farkındalık ve meditasyon üzerine yazılmış 77 kısa öyküden oluşuyor. Ama kitabı bitirdiğimde, aslında öykülerden çok yazarın yaşamına ve bilinç düzeyine tanıklık ettiğimi fark ettim.
Yazar James Washburn, doğayı dikkatle gözlemleyen, sade yaşayan, farkındalık pratiğini günlük hayatının içine yerleştirmiş, maneviyatı güçlü bir insan gibi görünüyor.
Çadırında yaşayan, doğanın içinde olmayı seçen, denizi, rüzgârı, hayvanları, karı, güneşi ve sessizliği izleyen bir insanın dünyayı nasıl deneyimlediğini görmek bana iyi geldi.
Kitabı okumasaydım hayatımda belki hiçbir şey değişmeyecekti.
Ama bazı kitaplar değiştirmek veya öğretmek için değil, hatırlatmak için hayatımıza girer diye düşünüyorum.
Kendimle konuşuyormuş gibi okudum sayfaları. Daha önce fark ettiğim ama adını koyamadığım şeyleri yeniden duydum içimde.
Bir sayfalık kısa öyküler…
Bir kuşun sesi, bir ağacın duruşu, bir nehrin akışı, bir anın sessizliği…
Hayat çoğu zaman düşündüğümüzden daha basit, daha yakın ve daha gerçek.
Doğru ya da yanlış değil mesele.
Sadece yol var.
Yolu yürüyen yolcu var.
Bir de birbirimizin yolculuğuna tanıklık etmek…
Gerisi çoğu zaman zihnin anlattığı hikâyeler.
Yazar “Bana bak” dememiş.
“Şuna bak” demiş.
Bir ağaca…
Bir nefese…
Bir kuşa…
Bir ana…
Son Meşenin Ötesi, hayatıma dokunan hafif bir rüzgâr gibi geldi.
Güzel hissettirdi.
Serinletti.
Tazeledi.
Ve geçti.
Kitabı bitirdiğimde aklımda yazar kalmadı.
Ağaçlar kaldı.
Nehirler kaldı.