Malûmdur ki; mevzun ve muntazam ve mükemmel ve güzel san'atlar, gayet güzel bir programa istinad eder. Mükemmel ve güzel bir program ise, mükemmel ve güzel bir ilme ve güzel bir zihne ve güzel bir kabiliyet-i ruhiyeye delalet eder. Demek ruhun manevî güzelliğidir ki; ilim vasıtasıyla san'atında tezahür ediyor.
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Çocukluğumda yanıma kuru bir ekmek parçası alır, ilim öğrenmeye İsa nehrinin kenarına giderdim. Çünkü ekmeği su olmadan yiyemiyordum. Bir lokma alınca üzerine su içiyordum. İlim tahsilinde bulduğum lezzeti hiçbir yerde bulamıyordum.
İctihaddan aciz olan kimseye gelince; onun ilim ehline sorması gerektiğini söylemiştik. İlim ehline sormak bazen yüz yüze (sözlü) olur, bazen de onların görüşlerini doğru bir şekilde nakleden güvenilir kitaplardaki yazılı fetvalarına başvurmakla olur. Buna binaen avamdan birinin, günümüzde varlığını sürdüren, tanınan ve bize sahih yollarla nakledilen muayyen bir mezhebe uyması caizdir; ancak şu hususları zihnimizde her zaman canlı tutmamız şarttır:
Mükellefin mutlaka belirli bir alime sorması gerekmez, şahsıyla muayyen bir kişiye bağlanıp kalamaz; çünkü Allah onu bununla yükümlü kılmamıştır ve şer'î bir zorunluluk olmadıkça bağlayıcılık söz konusu olamaz. Ayet-i kerime ona belirli bir alimi değil, genel olarak "ilim ehlini" sormasını emretmiştir. Ona düşen sadece; çevrede yaygın olarak bilinen ve tanınanlar arasından en bilgilisini (âlem), en faziletlisini (âfdal), en adaletlisini (âdel) ve en takva sahibini (âvra) seçmektir. Onun gücü ancak buna yeter ve "Allah hiçbir nefse gücünün yeteceğinden fazlasını yüklemez" [Bakara: 286].