Samuel Noah Kramer’in "Sümerler" kitabını elime aldığımda, dürüst olmak gerekirse bu kadar sarsılacağımı beklemiyordum. Genelde bu tarz akademik eserler, insanı tarihler ve krallar listesiyle boğar. Ama Kramer başka bir şey yapmış; o, sanki 5000 yıl öncesinin mahalle kahvesine gidip oradaki insanlarla dertleşmiş gibi anlatıyor. Kitabı okurken kendimi sürekli şunu düşünürken buldum: "Yahu, aradan binlerce yıl geçmiş ama biz hala aynıyız." Bir okul çocuğunun kâtip olma yolunda yediği dayaktan şikayet etmesi ya da bir babanın oğluna "Neden serserilik ediyorsun, oku da adam ol" minvalindeki azarları... Bunlar bize çok tanıdık değil mi?
Kramer'in en büyük başarısı, Sümerleri sadece "icat çıkaran bir halk" olmaktan çıkarıp, onları kanlı canlı, hırslı, korkak, dindar ve adalete aşık insanlar olarak resmetmesi. Kitapta geçen o "ilkler" (ilk meclis, ilk kanunlar, ilk vergi indirimi) sadece birer veri değil; o günkü insanın toplum olma sancısının kanıtları. Mezopotamya’nın o balçıklı toprağında kurulan medeniyetin, bugünkü dijital dünyamızın temel yazılımı olduğunu görmek insanı hem mütevazılaştırıyor hem de bir parça ürkütüyor.
Eğer tarih sizin için sadece geçmişte kalmış tozlu bir yığın değilse, aksine "bugün kimiz?" sorusunun cevabıysa, bu kitap tam bir başucu eseri. Makine dilinden uzak, her satırında kâşif bir ruhun heyecanını taşıyan bu metin, size sadece Sümerleri değil, insanın değişmez özünü anlatıyor. Okurken Dicle’nin suyunun sesini ve o kil tabletlerin sertliğini parmaklarınızda hissedeceksiniz. Bu bir kitap değil, insanlığın çocukluk albümü.