"Bir kuşu özgür olduğuna ikna edebilmek niye dünyanın en zor işi?"
Yüzyıllardır devam eden monoton ve sıradanlaşmış bir süreçte yaşayan Jonathan Livingston, ailesinin ve sürüsünün aksine tek gayesinin ıslak ekmek parçaları ve balık teknelerinden buldukları balıkları yemek olmadığı bir martı. Jonathan, özgür ruhlu ve öğrenmeye meraklı bir karakter. İstediği şey ise hayatın anlamı olarak nitelendirdiği özgürlüğe kavuşabilmektir. Genç yaşından uçuş denemeleri yapmaya başlamış ve bu, ailesi tarafından onaylanmamıştır. Babasının kendisine diğer martılar gibi denizden uzakta uçması gerektiğini ve karnını doyurmak için yemek bulması gerektiğini söylemesi ardından Jonathan normal olarak nitelendirilmiş diğer martılar gibi yaşamaya karar verir. Fakat haklı olarak bunun günübirlik bir yaşam olduğuna kanaat getirir. Kendisi gerçekten de asırda bir varolacak özel, bir o kadar da cesur bir martı. Öykünün devamında uçmayı öğrenme konusundaki ısrarı yüzünden sürüden kovuluyor. Ancak bu konudaki kararlılığı ve pes etmeyişi okuyucuyu oldukça etkiliyor. Her geçen gün biraz daha iyi uçmaya başlıyor ve martılara öğretim verebilecek düzeye geliyor. spoiler olmasını istemediğimden öyküden daha fazla bahsetmeyeceğim ki çoğunuzun bu kitabı zaten okumuş olduğunu düşünüyorum. Okumamış olan varsa da tez vakitte okumasını öneririm.
Bir kitap beni ağlatıyorsa veyahut son satırını okuyup kapağını tamamiyle kapattıktan sonra beni düşüncelere istiyorsa, o kitap benim için başarılı bir kitap sayılıyor. Bu kitabı bitirdikten sonra da oturup üzerine düşüneceğim konular bulabildim. Son sözüne kadar sindire sindire okuduğum akıcı bir kitaptı.
Ben bu kitabı depremin ardından okumaya başlamıştım. Evimizde pek bir hasar olmamasına rağmen geçmeye korktuğumuzdan, yanıma önemli eşyaları aldığım çantamın içine bu kitabı da koyuyordum. Normalde hiç hoşlanmamama hatta ciddi anlamda sinirimi bozmasına rağmen bu kitabın köşesinde oluşan burkulmalar ve sayfaların istemsiz katlanmasından dolayı oluşan buruşuk görüntüsü şu anda hoşuma gidiyor. Bu kitabı gerek sayfalar üzerine gerek ayraç olarak kullandığım ve fikirlerimi taşıyan kağıt üzerine olsun not alarak okumayı tercih ettim.
Yarın 6 Nisan Perşembe, depremin üzerinden tamı tamına 2 ay geçmiş oluyor. Bu iki ayın evvelinde kurulu bir düzenim ve kendi çapımda oturtmuş olduğum alışkanlıklarım vardı. Tahmin edersiniz ki ben de herkes gibi bunları kaybettim ve üstüne üstlük kendimi bitmek bilmez bir boşluk içerisinde buldum.
Günler geçmiyor ve buna ilaveten yaşam koşullarımız akıl alır halde değildi. Bu kitabı okumak için mum aradığım zamanlar oldu, arabada fener açtığım zamanlar hatta birkaç gün önce bu kitaba odaklanmışken küçük bir artçıyla kendimi dışarıda bulduğum dahi oldu.
Tüm bu durumlar bir yana gerçek anlamda eski kendimi özlediğimi fark ettim. Olaylara yaklaşımım olsun, düşünce yapıma ve pozitifliğime kadar, üzerimde hiçbirinden artık eser kalmadığını gördüm. Elbette şu anda mental anlamda daha iyiyim yani en azından inceleme yapabilecek kadar iyiyim. 1-1 buçuk ayım bomboş ve ürkerek geçti. İnsan canı konusunda güvende hissetmediği ve evinin sıcaklığını kaybettiği zaman ne eski alışkanlıklarından ne de kurulu düzeninden eser kalıyor. Ancak artık olanları kabul edip ardından da bir şeyler yapmaya başlamam gerektiğini fark ettim. Vaktimi normal yaşantımda asla harcamayacağım saçma sapan sosyal mecralarda ve oyunlarda tükettim. En sonunda tamamiyle olmasa bile
bu kitabı okumaya başlamadan önce yorumlarını ve alıntılarını incelerken sürekli gözlerimizi düşüneceğimize dair bir yorum okumuştum, sahiden de öyle oluyormuş. Acaba ben de tam şu anda kör olsam ne olurdu diye düşünmeden edemiyor insan. Kitabı elimden ilk bıraktığımda ne yapardım? Avaz avaz kör oldum diye mi bağırırdım? Yoksa bunun bir rüya olduğunu varsayıp kontrol etmeye mı çalışırdım? Bu ve buna benzer düşünceler...
Kitabın akıcılığı ve anlatımı oldukça hoştu, noktaya ise fazla yer verilmeden cümleler virgül yardımıyla sıralanarak dizilmişti.
Kitaptaki hiçbir karakterin ismini de bilmiyoruz, onları; doktor, doktorun karısı, siyah camlı gözlüklü kız, ilk kör, şaşı çocuk... gibi betimlemelerle tanıyoruz.
Olay: bir adamın evine yakın bir kavşakta trafikte kör olmasıyla başlıyor, kör oldum, göremiyorum diye bağırırken ona yardım etme amacıyla yaklaşan bir adam görüyoruz. İzin ver seni evine kadar götüreyim diyor ve ilk kör dediğimiz adamın da bunu kabul etmesiyle adamın evine gidiyorlar. İlk kör biraz şüphelenmiş ola ki o adamı eve almak istemiyor ve tek başına karısını beklemek istediğini söylüyor. Fırsattan istifade olarak da o yardıma gelen adam arabanın anahtarını teslim etmeden gidiyor...
Körler, terk edilmiş deliler hastanesinde tecrit edilirken kötü körlerin gazabına uğruyor ve kötü körler dediğimiz yaklaşık 20 kişiden oluşan bir koğuşta kalan körler yemeklere el koyup, diğerlerine yemek vermeleri için tüm paralarını, değerli eşyalarını getirmelerini söylüyor. Bu da yetmezmiş gibi diğer koğuştaki kadınlara göz dikiyorlar ve onların ırzına geçiyorlar.
Doktorun karısı makası şef dedikleri silahlı adamın boynuna sapladığında gerçekten rahatladığımı hissetmiştim.
Doktorun karısı ilk defa bir insanı öldürdüğünü, daha öncesinden bırak bunu yapmayı aklının ucundan
Gregor Samsa bir kumaş tüccarıdır. Her sabah erkenden yola koyulur ve işi ağırlıklı olarak seyahatlerde geçerdi. Bir sabah uyandığında kendisini bir böceğe dönüşmüş şekilde bulur; ince ve dayanıksız bacakları, bir kubbe gibi gövdesi vardır. "Bana ne oldu böyle?" diye düşünürken her ne kadar uğraşsa da yola koyulmak için yatağından kalkacak gücü ve doğru pozisyonu bulamaz. Bunun gerçek olmadığını varsayarak tekrardan uyumak ister ancak sağ tarafa dönmeden uyuyamadığından ve bedeninin hareketleri oldukça kısıtlandığından uykuya dalamaz. İlk otobüs saatini çoktan kaçırmış olacak ki, ailesi bu durumu fark edip onu kontrol etmek adına kapının önüne kadar gelir ve kendisine seslenir. Gregor ise uyandığını, az sonra çıkacağını söyler ama elbette söylemi gibi olmaz. Ailesi daha fazla meraklandığından içeri girmeyi düşünür ama Gregor'un seyahatlerde kazandığı kapı kitleme alışkanlığı sayesinde içeriye kimse giremez. Hatırladığım kadarıyla ardından iş yerindeki temsilciler Gregor'un işe neden geç kaldığını öğrenmek adına evlerine kadar gelirler ve kendileri ile ailesi kapının önünden ona tekrardan seslenir. Gregor boğuk bir sesle: "Giyiniyorum hemen çıkacağım" yalanını uydurur ama henüz yerinden bile kıpırdamıyordur. Ardından temsilcinin beyanları ve tehditleri ile bir güç bularak yataktan çıkmayı başarır, kapının kilidini de var gücüyle ağzıyla açar. Onu o şekilde gören Bay Samsa, Bayan Samsa, kız kardeşi Grete ve temsilci oldukça şaşırır hatta temsilci tırstığından dolayı kısa bir müddet sonra orayı terk etme arzusuyla yanıp tutuşur. Gregor'un odasından çıkmasının amacı evine kadar gelmiş olan temsilcisine keyfi bir durumdan dolayı işini aksatmadığını kanıtlamaktır ve zaten evden çıkarken durumu patronuna iletmesini ister. Bayan Samsa çoktan ağlamaya başlamıştır bile, birkaç
Uzun zaman sonra beni ağlatan bir kitap, hâlâ hislerimin yerinde olması, satırlar arasında dolaşırken gözyaşlarımın oluşturduğu bulanıklığa o kadar özlem duyuyormuşum ki.