Her şey ünlü ressam Alicia Berenson’ın, dışarıdan kusursuz görünen hayatını bir gece kocasını beş kurşunla öldürerek yerle bir etmesiyle başlıyor. Ancak asıl gizem, Alicia’nın o geceden sonra tek bir kelime bile etmeyerek devasa bir sessizliğe gömülmesinde saklı. Onu konuşturmaya ve bu karanlık suskunluğun ardındaki gerçeği çözmeye kararlı olan adli psikoterapist Theo Faber, Alicia’nın zihnine sızmaya çalışırken aslında kendi sınırlarını da zorlayacağı tehlikeli bir yolculuğa çıkıyor.
Normalde upuzun kitap listemden dolayı dışarıdan gelen önerilere pek yer açamam ama bu sefer bir arkadaşımın tavsiyesiyle istisna yapıp doğrudan bu gizeme daldım. İyi ki de o kuralımı bozmuşum; hikaye beni ilk sayfadan itibaren adeta kendi dünyasına hapsetti.
Kitabı okurken kendimi resmen bir dedektif gibi hissettim. "Bu nasıl olabilir?", "Şu karakterin rolü ne?" diyerek zihnimde sürekli parçaları birleştirmeye, kendi içimde gizemi çözmeye çalıştım.
Yazarın hikayeyi Theo’nun anlatımı ve Alicia’nın günlükleri üzerinden paralel ilerletmesi tempoyu hep zirvede tutuyor. Özellikle son sayfalara doğru o gizem yavaş yavaş çözülmeye başladığında resmen "Ne! Nasıl yani?" diyerek donup kaldım. Taşlar yerine oturdukça şaşkınlığım katlandı; her şeyi çözdüğümü sandığım o anda gelen final beni gerçekten sarsmayı başardı.
Genel olarak bu tarz kitapları okuyan biri değilim, belki de bu yüzden kurgu beni bu denli içine çekti. İncelemelere göz attığımda beklentisi karşılanmayan bir kesim olduğunu da gördüm; ancak ben kesinlikle kitabın hakkını teslim eden o büyük çoğunluğa katılıyorum. Tahmin edilemez yapısı ve son ana kadar diri tuttuğu merak duygusuyla Sessiz Hasta, benim için son zamanların en etkileyici okuma deneyimlerinden biri oldu. Alex Michaelides
II. Dünya Savaşı'nda Hiroşima'ya atılan atom bombasının yıkıcı etkisini, 12 yaşındaki bir çocuğun gerçek yaşam öyküsü üzerinden anlatan bir kitap. Sadako, atletizm takımına girmek isteyen, koşmayı çok seven hayat dolu bir çocukken; bombadan on yıl sonra "atom bombası hastalığı" denilen lösemiye yakalanıyor.
Kitabın en vurucu noktası, Sadako'nun o meşhur Japon inancına tutunması. Eğer kağıttan bin turna kuşu katlarsa iyileşeceğine inanıyor ve hastane odasında var gücüyle buna odaklanıyor. Onun bu çabası, aslında savaşın ve hastalığın ortasında insanın umuda ne kadar muhtaç olduğunun bir kanıtı gibi. Savaş bitti denilse bile etkilerinin yıllar sonra çocukların hayatını nasıl yarım bıraktığını görmek insana ağır geliyor.
Bu kitabı kardeşimle birlikte okuduk. O da Sadako ile aynı yaşta. Bu yüzden hikaye beni biraz daha fazla etkiledi. Sayfa sayısı az, bir oturuşta bitiyor ama hissettirdikleri çok daha derin. Aslında kitabın ruhunu şu alıntı çok iyi özetliyor:
-Ölmek insanın canını yakar mıydı?
Yoksa uykuya dalmaya mı benziyordu? Eleanor Coerr
Jack London'ın 1906 yılında yazdığı Ademden Önce, yazarın diğer eserlerine kıyasla beni en çok ikileme düşüren kitaplardan biri oldu. Martin Eden, Yıldız Gezgini veya Kızıl Veba gibi eserlerini çok sevmeme rağmen bu kitabı okurken yer yer sıkıldığımı söylemeliyim. Bunun nedeni yazarın kalemi değil, evrim teorisi ve antropolojik kurguların kişisel olarak pek ilgimi çekmemesiydi. Bu tarz temaları sevenler için zengin bir içerik olabilir ancak benim adıma biraz durağan bir okuma süreci oldu.
Kitabın kurgusu, modern bir anlatıcının rüyaları üzerinden bizi milyonlarca yıl öncesine, atası Kocadiş'in dünyasına götürüyor. Hikayede üç farklı topluluk ön planda: En ilkel seviyedeki Ağaç İnsanları, onlara göre daha sosyal olan Halk ve aralarında en gelişmiş ama bir o kadar da acımasız olan Ateş İnsanları. Özellikle Ateş İnsanlarının ok, yay ve sal gibi aletleri bulur bulmaz bunları avcılık yerine diğerlerini öldürmek için kullanması oldukça sarsıcı bir detay. Milyonlarca yıl önceki bu "yok etme" güdüsünün aslında insanlığın ne kadar eski ve karanlık bir mirası olduğu kitapta oldukça net bir şekilde hissediliyor.
Son olarak, ben kitabı yaklaşık 6 günde bitirdim. Çevirmen Levent Cinemre'nin titiz işçiliği her zamanki gibi kendini belli ediyordu ve okuma kalitesini artırdı. Konu itibariyle çok ilgimi çekmemiş olsa da Jack London'ın bu farklı tür denemesini okumuş olmaktan memnunum. Jack London
Uzun zamandır okumayı düşündüğüm ama sürekli ertelediğim kitaplardan biriydi. Elime aldığımda, ilk sayfalardan itibaren beni içine çeken bir hikâye ile karşılaştım. Martin Eden, hayatını değiştirmek isteyen, okumaya ve kendini geliştirmeye aç bir gencin hikâyesi. Çocukluğundan beri yoksulluk içinde büyümüş ve tesadüfen tanıştığı Ruth sayesinde bambaşka bir dünyanın kapılarını görüyor. Onun bilgisi ve yaşam tarzı, Martin’in hayatında büyük bir dönüm noktası oluyor.
Kitap boyunca Martin’in inanılmaz çalışma azmine tanık oluyoruz. Hikâye yalnızca bir aşkı değil; aynı zamanda sınıflar arasındaki farkı, bireyin kendini geliştirme çabasını ve toplumla mücadelesini işliyor. Martin, başlangıçta Ruth’a duyduğu hislerle hareket etse de, zamanla hedeflerinin bundan çok daha büyük olduğunu fark ediyor.
Buradan sonrası biraz spoiler sayılabilir. Kitabın ilerleyen bölümlerinde Martin, hayalini kurduğu başarıya ulaşıp tanınan bir yazar oluyor fakat ne alt sınıfa ne de üst sınıfa kendini ait hissedebiliyor. Girdiği dünyanın düşündüğü gibi olmadığını fark ediyor ve insanların ona yaklaşma biçimleri değiştikçe yalnızlığı daha da derinleşiyor.
Son olarak, kitabı büyük bir keyifle okuduğumu belirtmeliyim ve herkese tavsiye ederim. Ancak klasiklere yeni başlıyorsanız ve sayfa sayısı gözünüzü korkutuyorsa, doğru zamanı beklemenizi öneririm. Jack London
Uzun zamandır adını duyduğum ama bir türlü fırsat bulup okuyamadığım bir kitaptı. Okuduktan sonra neden bu kadar sevildiğini anladım. Raif Efendi, dışarıdan sessiz ve kendi halinde biri gibi görünse de, içinde derin bir dünyası olan bir karakter. Almanya’da tanıştığı Maria Puder ile başlayan aşkı, hayatında büyük bir dönüm noktası oluyor.
Hikaye, Raif Efendi’nin ölmek üzereyken iş arkadaşının bulup okuduğu defteriyle başlıyor. Bu defterde onun gençlik yıllarına, Almanya’daki hayatına ve Maria ile olan ilişkisine tanıklık ediyoruz. Raif Efendi’nin içine kapanıklığı ve yalnızlığı defterde daha iyi anlaşılıyor. Maria ile yaşadığı aşk ise onun hayatına anlam kazandırıyor ve bakış açısını tamamen değiştiriyor.
Şimdi söyleyeceklerim ise biraz spoiler içerir.
Beni en çok etkileyen şey, Raif Efendi’nin hayatının anlamını Maria’da bulmasıydı. Ona ihanet ettiğini düşündüğü yıllar boyunca, tanışmadan önceki yalnızlığından bile daha ağır bir sessizliğe gömüldü. En çok güvendiği insandan gördüğü bu kırgınlık, onu tüm insanlardan uzaklaştırdı. Çünkü en değer verdiği biri bile ona kötülük etmişken, başkalarından ne bekleyebilirdi ki? Ancak zamanla gerçeklerin bambaşka olduğunu öğrendi. O an, hayatın sadece bir kez oynanan bir kumar olduğunu ve bu oyunu çoktan kaybettiğini fark etti.
Son olarak bu kitabı, severek ve duygulanarak okuduğumu belirtmek isterim. Herkese gönül rahatlığıyla da öneririm. Sabahattin Ali