Roman, İlya İlyiç Oblomov adlı Rus asilzadesinin yatağında uzandığı uzun bir sabahla başlar. Daha ilk sayfalarda onun hayat karşısındaki hâli anlaşılır:
Ev dağınıktır, mektuplar birikmiştir, taşınması gerekmektedir, köyündeki işleri kötü gitmektedir ama Oblomov hiçbirini çözemez. Sürekli düşünür fakat düşünce eyleme dönüşmez.
Onun uşağı Zahar de efendisine benzer biçimde düzensiz ve tembeldir. İkisi arasındaki ilişki bazen komik görünür ama aslında çürümüş bir yaşam biçimini temsil eder. Evde sürekli aynı döngü vardır:
konuşmak,
şikâyet etmek,
plan yapmak,
ama hiçbir şey yapmamak.
Roman burada sadece bir adamın tembelliğini anlatmaz; eski Rus aristokrasisinin çözülüşünü göstermeye başlar.
Kitabın en önemli bölümlerinden biri “Oblomov’un Rüyası”dır.
Burada çocukluğunun geçtiği Oblomovka anlatılır.
Oblomovka neredeyse zamanın akmadığı bir yerdir:
herkes sürekli yemek yer,
uyur,
çalışmaktan kaçınır,
hayatı olduğu gibi bırakır.
Çocuk Oblomov:
düşmesin diye korunur,
yorulmasın diye engellenir,
tek başına karar almasına izin verilmez.
Bu yüzden büyüdüğünde gerçek hayatın sertliği karşısında iradesiz kalır. Çünkü çocukluğunda mücadele etmeyi hiç öğrenmemiştir.
Roman aslında burada şunu söyler:
İnsan sadece karakteriyle değil, yetiştiği atmosferle de şekillenir.
Oblomov’un pasifliği doğuştan değildir; yıllarca öğretilmiş bir yaşam biçimidir.
Andrey Stolz sahneye girdiğinde romanın enerjisi değişir.
Stolz:
yarı Alman disiplinine sahip,
çalışkan,
hareketli,
modern dünyaya uyum sağlayan biridir.
Oblomov’un tam tersidir.