7/10
·256 syf.··
2026 14. kitabı
·
18 günde okudu
·
Okunma: 13 Mayıs 2026 21:57
Gulamhüseyin İbrahimî Dinânî, İran felsefe geleneğinin yetiştirdiği en velûd mütefekkirlerden biri olarak, Önsöz Yayıncılık bünyesinde Türk okuyucusuna sunulan Fârâbî Söyleşileri'nde ağır başlı bir üslûpla Muallim-i Sânî'nin fikir dünyasına kapı aralamaktadır; ancak bu kapının ardında bekleyen manzara, Fârâbî'nin bize miras bıraktığı engin ve mezhep-üstü felsefî ufuktan ziyade Dinânî'nin kendi irfânî ve Şiî-kelâmî koordinatlarının çizdiği bir çerçeveye yönelir zaman zaman. Dinânî'nin en büyük erdemi, Fârâbî'yi salt bir Aristo şârihi, "nakilci" olarak değil, varlığın hakikatine dair özgün ve berrak bir ses olarak takdim etmesindedir; nitekim söyleşilerin ilerleyen bölümlerinde Fârâbî'nin faal akıl anlayışını ve erdemli şehir tasavvurunu ustalıkla örüp çağdaş sorularla buluşturması, bu iddiaya en güçlü delili bizzat metnin içinden devşirir. Diyalog biçiminin beraberinde getirdiği akıcılık, felsefeyi meraklı her zihnin sofrasına taşır; Dinânî bu canlı soru-cevap ritmiyle ağır hikmet bahislerini şeffaf bir dile büründürmeyi başarır ve okuyucuyu metnin içine çekerek onu yalnızca pasif bir alıcı olmaktan arındırır. İşte bu samimî entelektüel işçilik, eserin en parlak yönü olarak takdirle karşılanmalıdır: Fârâbî, bu sayfalarda Aristoteles'in gölgesinden çıkar ve kendi özgün varlık felsefesinin aydınlığında, hem tarihsel hem de yaşayan bir mütefekkir olarak huzurumuza çıkar. Eserin derin bir sorunuysa Fârâbî'nin mezhebî kimliğine ilişkin yargının, bir felsefe meselesi olarak değil de adeta yerleşik bir hakikat gibi ele alınmasında yatmaktadır. Oysa Batı'daki ciddi akademik tartışma, Fârâbî'nin siyaset felsefesinde Şiî imamet anlayışıyla örtüşen bazı unsurların bulunduğunu kabul etmekle birlikte onun bu meseleyi kasıtlı bir muğlaklıkla ve evrenselci bir dil içinde dile
Felsefe
Farabi SöyleşileriGulamhüseyin İbrahim-i Dinani · Önsöz Yayıncılık · 20242 okunma
Puan vermedi·512 syf.··
Beğendi
·
2026 10. kitabı
·
15 günde okudu
·
Okunma: 05 Mayıs 2026 19:10
​Öncelikle kitap çok kapsamlı, birçok kaynaktan alıntı yapmış. Şia’nın tarihî serüveninden bahsediyor. Hatta anlatıma İslamiyet'ten önceki Pers İmparatorluğu ile başlıyor (millîlik yönü ve Şia’nın geçmiş Farisi adetlerinden etkilenmiş olması gibi konulara değiniyor). ​Ayetleri ve hadisleri yorumlama biçimlerini; kendi mezheplerine uygun bulurlarsa —ki zorlama tevil yaptıklarını göreceksiniz— kabul ettikleri, uygun bulmazlarsa da 'uydurma' deyip geçtiklerini anlatıyor. Mesela buna bir örnek vermek gerekirse: Efendimizin Tebük Gazvesi'nde Hz. Ali'yi Medine'de bırakmasını, kendisinden sonra vekil olarak geçecek kişiyi belirlemesi şeklinde anlatıyorlar; ama Resulullah, başka gazvelerde de Veda Haccı'nda da yerine başkalarını bırakarak vazifesini ifa etmeye gitmiştir. Bu şekilde birkaç sahabeyi yerine bırakarak gitmesi olayını Hz. Ali'ye mahsus bir durummuş gibi yorumlayıp, Hz. Ali'nin Resulullah'tan sonra hilafet makamına geçecek kişi olarak görülmesi ve buna iman etmek gerektiğini söylüyorlar. Şia için hilafet meselesi bir akaid konusudur. Hz. Ali'nin hilafetinin nas yoluyla belirlendiğini kabul etmeyenlerin dinden çıkacağı görüşündedirler. ​Kitap sonlara doğru Emeviler, Abbasiler ve Moğol istilası, Osmanlı-Safevi dönemlerine değinmiş. ​Son olarak; bazen bir konuyu bilmeseniz de biliyormuşsunuz gibi direkt geçiyor, başka bir konuya bağlıyor. Orada da araştırmaya gitmek gerekiyor. Okuyacak olanlara istifadeler dilerim.
Din
Bir Din KurgulamakAbdulkadir Şen · Tin Yayınları · 2024105 okunma
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
Geleneklern soğuk külleri arasında sönmeye yüz tutmuş bir hakikat
Puan vermedi·165 syf.·
2026 2. kitabı
Bu kitabı okuduğumda ilk hissettiğim şey şu oldu: Bu adam kızgın. Ama kızgınlığını kontrol ediyor. Bazen kontrolü kaybediyor, sonra yeniden toparlıyor. Ve bu gel-git, metnin en canlı damarı. Ali Şeriati burada çift taraflı bir hesap soruyor. Hem gelenekçi dindarlarla, hem onlardan kaçan aydın nesille. Ama asıl hedef anne ve babalar yani bir nesli dine karşı körleştiren ya da dini onlara yanlış aktaranlar. Başlık çok net: "Biz Suçluyuz." Bu sadece bir retorik süsleme değil. Şeriati, suçun gerçekten orada olduğunu düşünüyor. Ve suçlu olduğunu kabul etmek için bir yüz gerektirir; o yüzü bu kitapta biz görürüz. Kitabın yapısı zekice. Birinci bölümde yazar, aydın neslin sesini taklit ediyor. Sanki o neslin dilinden konuşuyor: "Annem, babam, senin dinin bana bu dünyada ne vaat ediyor?" Bu ses çok gerçek çünkü Şeriati o sesi tanıyor onların arasından geliyor. Ritüellerin anlamsızlığına, kadercilik anlayışının insanı nasıl kastre ettiğine, şefaat kültürünün ahlaki sorumluluğu nasıl delik deşik ettiğine dair çizilen tablo, bugün hala hayranlık verici biçimde net. Sadece o dönemin İran'ına değil, İslam coğrafyasının büyük bölümüne isabet ediyor. İkinci bölümde ise Şeriati kendi sesine dönüyor. Ve burada kitap başka bir kıvama geliyor. Artık eleştiriden inşaya geçiyor. Adalet ve imamet kavramlarını asıl anlamlarına çekmeye çalışıyor; Şia'yı kültürel bir kimlik değil devrimci bir bilinç olarak konumlandırıyor. Tarih boyunca bu iki kavramın nasıl boşaltıldığını, dış kabuğun tutulup ruhun nasıl söküldüğünü anlatması o pasajlarda Şeriati'nin sosyolojik ve teolojik zekasının en berrak anı bu. Ama dürüst olmak gerekir: Kitabın bir bölümü kendi döneminin baskılarıyla şekillenmiş. İran devrimi öncesinin gerilimi, ideolojilerin birbirini kesmesi, kişisel sürgün ve tecrit baskısı metne
Anne Baba Biz SuçluyuzAli Şeriati · Fecr Yayınevi · 20131,507 okunma
Kafkas Kartalı, Rusya'nın Kâbusu ve bir İmam...
Puan vermedi·168 syf.··
2026 21. kitabı
·
21 saatte okudu
·
Okunma: 04 Mart 2026 23:51
Dağlar bir yaşam biçimiydi; “bağımsızlık ve sığınak”; dağlılara, kendine özgü yasalar veren bir felsefe... Dağlılar, kendi aralarında “Toprağı az olan yerde, kan çok dökülür” derler. Bu, düşüncenin ötesinde bir inançtı, ama, dağlıların iliğine kemiğine işlemişti; onlarla birlikte yaşayıp ölürdü... Dağlarda, özgürlüğün birbiriyle örtüşen bir yanı vardır... Osman Pamukoğlu Şamil, Kafkasya dağlarının, Rusya'ya karşı özgürlük ve bağımsızlık türküsü söyleyen cesur, atik ve korkusuz kahramanıdır. Kendisinin imam olmasından önceki döneminden başlayıp hayatının sonuna kadar aktarılan bu destansı hikayesi Osman Pamukoğlu kalemiyle daha bir coşkulu aktarılmış. Okurken yer yer tarihsel süreçten, ki benimle alakalı bir mesele, biraz sıkıldım diyebilirim. Ama eserim amacına uygun olarak ilerlemiş olduğunu da göz ardı edemem. Bu arada bir not; imamet makamı, o devirde devlet başkanlığını ifade ediyordu. Yer yer kendi tarihimizden izleri de görebilirsiniz, bu da minik bir detay. Ebabil kuşlarını beklemeyen cesur bir adamın son nefesine kadar bıkmadan, usanmadan, yaralarını sara sara mücadele etmesi ve bu uğurda verdiği kayıpları göreceğiniz bu güzel eser, son günlerde kendi özgürlükleri için savaşma noktasında pasif kalan her birey ve toplum için bir örnek teşkil ediyor. Bir de kitaptan bağımsız bir not düşmek istiyorum. Osman Pamukoğlu "dağlı" ifadesini sıkça kullanıyor. Bu da aklıma Cahit Zarifoğlu alıntısının getirdi, paylaşmasam olmaz. "Ben öyle insanların yüzüne gülüp, iltifat ederek yüzlerini kaybedenlerden değilim. Dağlıyım nihayet.. Ve rüzgarları sert, kayaları dik ve yalçındır bizim memlekette dağların..."
ŞamilOsman Pamukoğlu · İnkılap Kitabevi · 2019139 okunma
6/10
·96 syf.··
2026 9. kitabı
·
5 saatte okudu
·
Okunma: 20 Şubat 2026 02:57
Emin Aybacı’nın yayına hazırladığı bu derleme, bizi Abbasî sarayının çok sesli, yer yer gerilimli koridorlarına, Halife Me’mun’un kurduğu büyük tartışma kürsülerinin tam ortasına fırlatıyor adeta. Kitabın ilk yarısında şahit olduğumuz çetin münazaralar; Hristiyanından Yahudisine, Zerdüştünden farklı itikatlardaki kelamcılara kadar geniş bir yelpazede İslam’ın rasyonel zeminini yokluyor aslında. Fakat insan okurken sormadan edemiyor: Bu satırlara sinmiş olan mutlak "masumiyet" zırhı, İmam Rıza’nın tarihî gerçekliğiyle ne kadar örtüşüyor? Şiî geleneğin inşa ettiği kusursuz ve beşeriyetten neredeyse tecrit edilmiş imamet tasavvuru, rivayetlerin arasına sızmış birer renk gibi duruyor karşımızda. İmam’a atfedilen ve bu kurumu ontolojik bir zorunluluk gibi sunan keskin sözlerin isnat noktalarındaki şüpheli boşluk, metnin tarihî berraklığına gölge düşürüyor yer yer. İkinci kısımdaki hikmetli sözler ve dualar ise ilk bölümün entelektüel kavgasından sonra ruhu dinlendiren bir liman gibi çıkıyor karşımıza. Yazarın kendi yorumunu katmaktan kaçınıp bizi sadece dipnotların rehberliğinde metinle baş başa bırakması, kitabın en dürüst tarafı belki de. Yine de abartılı kutsallaştırma tonu, İmam Rıza’nın bilge, vakur duruşunu mezhebî bir kurgunun içine hapsetmiyor mu diye düşünmeden geçemiyor insan. Son tahlilde karşımızdaki eser, bir inanç manzumesi olmanın çok fazlası; Orta Çağ İslam dünyasının devasa fikir haysiyetini ve itikadî sancılarını anlamak için kıymetli bir vesika. Tabii o "hatasızlık" payesini tarihî bir süzgeçten geçirmeyi göze alabiliyorsak...
Din
İmam Rıza`nın Farklı Din Ehliyle Münazarası ve Hikmetli SözleriEmin Aybacı · İmam Rıza Dergahı Yayınları · 20251 okunma
Puan vermedi·138 syf.·
2026 6. kitabı
Selamün aleyküm. Hacmi kısa olsa da hem dikkatli okunması gereken, hem de içimizi yakan konuların tarih seyrini okumaya niyet etmiştim başlarken. Yazar herhangi bir yorum eklemeden kronolojik sıra ile tarihi olayları anlatıyor. Herhangi bir görüşe getirmeye çalışmıyor okuru. Okurken ağırlığını o kadar çok hissettim ki konunun kimi yerde gözlerim doldu, kimi yerde nefesim daraldı. Allah kutsal kitapta bir olun diyor, bizler neden ikilik çıkarıyoruz diye düşünürdüm hep... ki hâlâ düşünüyorum. Geri dönülmesi mümkün olmayan hatalar geri dönülmesi mümkün olmayan ayrışmalara sebep oluyor demek ki... Öncesinde anlamadığım bir çok şeyi anladım bu kitap sayesinde. Tarihi olayları hikaye olarak okumak isteyenlerin okuyabileceği bir yapıda değildi. Keza konusu da hikaye olmaya uygun değil zaten. Bazı notlar bırakacağım kırılma noktalarını hatırlamak adına yazımın devamı inceleme değildir. :) Şia'ın ortaya çıkışının tarihi konusunda ihtilaf bulunmaktadır. Bazı müellifler Hz Peygamber dönemine kadar götürmek istemektedirler. Bazıları Hz Ebubekir'in halife seçildiği toplantı olayından sonra ortaya çıktığını belirttiler. Bazı tarihçiler ise Şia'anın ortaya çıkışının Hz Ali'nin halifelik dönemine geldiğini belirtiler. Şia, "Hz Ali'nin nass ve vasiyet yolu ile imam olduğuna, dolayısıyla hilafetin onun hakkı olduğuna inanıp, hilafeti onun nesline mahsus kılan fikri bir yöneliştir." şeklinde tarif edilebilir. Şia'ya göre imamet onun oğullarından başkasının olamaz şayet olursa ya zulümle ya da takiyye ile olur. İşte bu tarife uygun olarak Hz. Ali'ye taraftar olan kimseleri Şii denilir. Şiîlik, İslam tarihinde başlangıçta bir mezhep olarak doğmaz. İlk hâliyle Şiîlik, Hz. Ali’nin hilafete daha layık olduğu düşüncesi etrafında şekillenen siyasi ve ahlâkî bir tavırdır. “Şîatü Ali”
Hz. Ali Neslinin İsyanlarıMehmet Azimli · Çizgi Kitabevi · 201022 okunma