Bu kitabı okuduğumda ilk hissettiğim şey şu oldu: Bu adam kızgın. Ama kızgınlığını kontrol ediyor. Bazen kontrolü kaybediyor, sonra yeniden toparlıyor. Ve bu gel-git, metnin en canlı damarı.
Ali Şeriati burada çift taraflı bir hesap soruyor. Hem gelenekçi dindarlarla, hem onlardan kaçan aydın nesille. Ama asıl hedef anne ve babalar yani bir nesli dine karşı körleştiren ya da dini onlara yanlış aktaranlar. Başlık çok net: "Biz Suçluyuz." Bu sadece bir retorik süsleme değil. Şeriati, suçun gerçekten orada olduğunu düşünüyor. Ve suçlu olduğunu kabul etmek için bir yüz gerektirir; o yüzü bu kitapta biz görürüz.
Kitabın yapısı zekice. Birinci bölümde yazar, aydın neslin sesini taklit ediyor. Sanki o neslin dilinden konuşuyor: "Annem, babam, senin dinin bana bu dünyada ne vaat ediyor?" Bu ses çok gerçek çünkü Şeriati o sesi tanıyor onların arasından geliyor. Ritüellerin anlamsızlığına, kadercilik anlayışının insanı nasıl kastre ettiğine, şefaat kültürünün ahlaki sorumluluğu nasıl delik deşik ettiğine dair çizilen tablo, bugün hala hayranlık verici biçimde net. Sadece o dönemin İran'ına değil, İslam coğrafyasının büyük bölümüne isabet ediyor.
İkinci bölümde ise Şeriati kendi sesine dönüyor. Ve burada kitap başka bir kıvama geliyor. Artık eleştiriden inşaya geçiyor. Adalet ve imamet kavramlarını asıl anlamlarına çekmeye çalışıyor; Şia'yı kültürel bir kimlik değil devrimci bir bilinç olarak konumlandırıyor. Tarih boyunca bu iki kavramın nasıl boşaltıldığını, dış kabuğun tutulup ruhun nasıl söküldüğünü anlatması o pasajlarda Şeriati'nin sosyolojik ve teolojik zekasının en berrak anı bu.
Ama dürüst olmak gerekir: Kitabın bir bölümü kendi döneminin baskılarıyla şekillenmiş. İran devrimi öncesinin gerilimi, ideolojilerin birbirini kesmesi, kişisel sürgün ve tecrit baskısı metne