KUMA
Eli yüzü hep isten, dumandan simsiyah idi. Kasabanın tek lastikçisiydi.
Kullanılmayacak kadar eskimiş lastikleri yakar, çıkan isten, dumandan millet bunaldıkça için için gülerdi.
Börtü böcekten korkmaz, en iğrenç solucanları, tırtılları elinde yoğurur, fırsatını buldu mu milletin koynuna atar, adam çıldırdıkça keyiflenir gülerdi.
Kısa boylu, kıvırcık saçlı, patlak gözlü bir gençti Osman.
Vilayete gider, araba mezarlığından hurdaları toplar, geceler boyunca çalışıp iyi kötü çalışan pikap, minibüs yapar, birkaç ay bindikten sonra satar, yeni mi yeni projelere yelken açardı.
Kader gayrete âşıktır, derdi.
Bu çirkin Osman'ın güzel bir eşi, dünya tatlısı iki güzel küçük kızı var idi.
Gün batımında kızlar kapının önüne çıkar, babalarının yolunu gözler, daha eve girmeden ellerine tutuşturulan çikolata, sakız, şeker paketleri ile havalara uçar, Ağrı Dağı gibi sağlam babalarına sarılır, sarılırlardı.
Kocasının getirdiği poşetleri açan ahretliği,bu mutlu mesut yuvanın hiçbir zaman akamete uğramayacağını düşünür, gönlü mutmain olur idi.
Kadın, bu saadetli ailenin direğiydi. Erkenden kalkar, kocasının çayını çorbasını hazırlar, işe yollar, Âlemlerin Rabbi'ne sığınırdı.
İşte, bu mutlu aileyi çekemeyen, dağılması için dua eden hasutların duası mı kabul oldu bilinmez,Osman günbegün değişiyor, kapıda kendini bekleyen çocukların minik ellerini boş bırakıyor, karısını dövüyor, ocağını tüttürmüyordu.
Camları çatlatan, en görkemli boğaları bile deviren, pehlivanları onulmaz dertlere düşüren nazar, bu gariban aileyi mi yıkmayacaktı?
Peygamberimizi bile yatağa düşürmemiş miydi?
Gel zaman git zaman kasaba bir havadisle çalkalandı.
Osman, bir uzak köyden daha on sekizinde bir kız kaçırmış. Kızı zenginim diye kandırmış. Kız, Osman'ı bekâr zannetmiş. Evimin hanımı olur, elimi