Merhaba bugün size harika bir kitapla geldim. Yazarın kalemi ile yeni tanıştım ama daha önce niye tanışmamışım dediğim bir yazar oldu.
Keşke benim için sadece bir aşk hikâyesi değil, aynı zamanda geçmişe ve kaçırılmış bir geleceğe bakmak gibiydi…
Kitapta Fikret ve Sabiha’nın hikâyesini okurken aslında tek bir ‘keşke’ye değil, iki farklı ‘keşke’ye tanıklık ediyoruz. Biri yarım kalan bir aşkın içinde saklı olan bireysel pişmanlıklar, diğeri ise Köy Enstitüleri ile yakalanmış büyük bir fırsatın kaybedilmesine dair toplumsal bir ‘keşke’.
Köy Enstitüleri kısmı beni en çok etkileyen yerlerden biri oldu. Sadece eğitim verilen bir yer değil; üretmenin, öğrenmenin ve kendini geliştirmenin iç içe geçtiği bir sistem. Okurken o dönemin imece ruhunu, insanların bir şeyleri değiştirme inancını gerçekten hissediyorsunuz. Ve sonra bunun nasıl yarım kaldığını görmek… işte kitabın en sarsıcı kısmı da buydu benim için.
Fikret’in küçük yaşta evinden çıkıp bu yola girmesi, Sabiha ile karşılaşması ve hayaller kurmaları… Her şey o kadar gerçek ve sade anlatılmış ki, ister istemez hikâyenin içine giriyorsunuz. Ama asıl vurucu olan, onların yaşadıklarından çok yaşayamadıkları.
Kitap boyunca sık sık şunu düşündüm: Bazen hayatımızdaki eksiklikler sadece bizim seçimlerimizden değil, yaşadığımız dönemin şartlarından da kaynaklanıyor olabilir mi?
Yazarın dili çok akıcıydı ama asıl etkileyen şey, o duyguyu hissettirme şekliydi. Özellikle mektuplar… her satırda o ‘keşke’ hissi biraz daha ağırlaşıyor.
Benim için bu kitap, hem bir aşk hikâyesi hem de Türkiye’nin yakın tarihine dair hüzünlü bir yüzleşmeydi. Eğer hem duygusal hem de düşündüren kitapları seviyorsanız, bu kitap sizi fazlasıyla etkileyecektir.