"İmkansız deme o kelimede bile imkan var." ~Audrey Hepburn
“Kadın ve erkek farklılıklarına rağmen eşittirler”
Prof. Dr. Nevzat Tarhan Kadın ve erkeğin beyin yapısı, ruhsal ve psikolojik yönden birbirlerinden pek çok farklı yönü olduğunu ifade eden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, ancak iki cinsten birinin diğerinden üstün değil, iki cinsin bir elmanın yarısı gibi bir birini tamamladıklarını söyledi. Üsküdar Üniversitesi Rektörü, Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, son dönemlerde yoğun bir şekilde süregiden kadın-erkek eşitliği konusundaki tartışmalara açıklık getirdi. Tarhan, “Kadın Psikolojisi” isimli kitabında iki cinsi biyolojik ve psikolojik yönleriyle tahlil eden Tarhan, önemli ayrıntılara dikkat çekiyor. Son 10-15 yıldır nörolojik bilimlerdeki devrim ve genetik bilimlerdeki olağanüstü gelişmelerin kadın erkek farklılıklarını yeniden ele almayı zorunlu hale getirdiğini belirten Prof. Dr. Nevzat Tarhan şu değerlendirmelerde bulunuyor. Kadına biçilen roller yeniden değerlendirilmeli “Birinci önermemiz, kadının biyolojisini göz önüne almadan onun için en uygun olanın tanımlanamayacağı gerçeğidir” diyen Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “İkincisi, kültürel ve geleneksel aktarımların kadına biçtiği rollerin, günün verilerine göre yeniden tanımlanması gerektiği gerçeği. Üçüncü önermemiz, modernizmin getirdiği sosyokültürel değerlere rağmen ruh sağlığımızdaki olumsuz gidişatın kadın psikolojisi üzerindeki sonuçlarını gözden geçirmek gerekliliği. Dördüncü ise, kadına ikinci sınıf olmayı öneren erkek egemen kültüre karşı, kadın erkek savaşlarını teşvik eden feminizmin yanlışı yanlışla düzeltmeye çalıştığının kanıtlanması” dedi. “Ortalama erkek, ortalama kadından daha üstündür” düşüncesinin Aristoteles’in tezi olduğunu belirten Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Aynı tez materyalizmin teorisyenlerinden Nietzsche tarafından da savunuldu. “Peki, günümüze gelindiğinde bu durumun alternatifi nedir?
Hangi tür kitapları seviyorsun? 🔎 Polisiye 💕 Romantik 🚀 Bilim Kurgu 🏰 Fantastik 📖 Klasik 🧠 Kişisel Gelişim 🏛️ Tarih 😱 Gerilim
BİLİNEN ARANIR!..
(...) Bilgi hem düşünce faaliyetinin ürünü, hem de düşünce faaliyeti için gerekli olandır. Düşünme bilgiyle mümkün olur; bilgi de düşünme faaliyetiyle elde edilir. Buradan “hangisi önce?” sorusu doğar. Eğer bilinene ait bilgi baştan yoksa, ona yönelen faaliyet mümkün olmaz. Eğer faaliyet olmadan bilgiye varılabiliyorsa, zaten varma faaliyeti gereksiz olur. Bu ikilem, “bilinenin aranması” hükmünde çözülür. Madem biliniyor, niçin aranıyor? Madem bilinmiyor, nasıl aranıyor? İnsan tamamen bilmediği şeyi arayamaz; çünkü bulduğunda onun aradığı şey olduğunu tanıyamaz. Fakat tamamen bildiği şeyi de aramaz; çünkü arayışın mânâsı kalmaz. Demek ki aranan şey, bir bakıma bilinendir; fakat henüz gerçekleşmemiş, açılmamış, dışlaşmamış, keşfedilmemiş hâliyle bilinendir. Ruh, kendinde taşıdığı imkânı oluş içinde arar. Bulunan, gerçekleşmeden önce mümkün olarak vardır. Oluş, bu mümkün olanın hâl içinde gerçekleşmesidir. Salih Mirzabeyoğlu, bilenin mahiyetini duygu, düşünce ve iradî faaliyet terkibi içinde ele alırken, bilginin de bu üç faaliyetle kuşatılmış ve zaptedilmiş olan olduğunu söyler. Bilgi, dıştan içe gelen bir resim değil, iç ve dış arasında irâde tarafından açılan bir faaliyet sahasıdır. İnsan, dış dünyayı bilirken bile kendini açar. İnsan aradığını tamamen bilseydi aramazdı; hiçbir şekilde bilmese bulduğunu tanıyamazdı. O hâlde arayış, mutlak bilgisizlikten bilgiye sıçrama değil, kendinde saklı olanın faaliyetle açılmasıdır. __“Kendinde bilgi”nin faaliyete geçmesiyle bilgi iki istikamette açılır: insanın kendi mahiyetine doğru ve kendi dışındaki eşya ve hâdiselere doğru. Birincisi “kendi için bilgi”, ikincisi “kendi dışında bilgi”dir. Kendi için bilgi, insanın kendisini, kendi hâllerini, kendi iç oluşunu, kendi şuurunu mevzu edinmesidir. Bilgi, kendinde imkân olarak
Epistemoloji
BİLGİ BİLİNMEZDEN DEVŞİRİLİR...
(...) Bir şeyi hiçbir şekilde bilmiyorsam arayamam ama tamamen biliyorsam da aramam. Demek ki aranan şey hem bilinen hem bilinmeyendir. Bilgi bilinmezden devşirilir ve bilinmezin olmadığı yerde bilgi olmaz. Eğer hiçbir sır, hiçbir meçhul, hiçbir açılacak derinlik olmasaydı bilgi de olmazdı. Bir şeyi öğrendiğimizde, onu tamamen kuşatmış olmayız; aksine yeni bir bilinmezlik ufku açılır. Bu yüzden bilgi ilerledikçe sır bitmez; sır daha derin bir şekilde idrâk edilir. Bu, bilginin bizzat mahiyetine dair bir ölçüdür. Meselâ pozitivizm bu noktada bilinmezi ortadan kaldırmak ister. Bunun için “bilgi bilinmezden devşirilir” sözü pozitivizmin “bilinmeyenler zamanla bilinir” anlayışının tersidir. İBDA için bilinmezlik, bilginin imkân şartıdır. İnsanın karşısında hiçbir bilinmez kalmasa, bilginin mevzuu da kalmaz. Bu yüzden İBDA, “bilinmezin olmadığı yerde bilgi olmaz” derken bilinmezi bilginin karşıtı değil, sebebi ve gayesi olarak görür. İnsan bir nesneyi bilirken yalnız nesneyi bilmez; onu bilen, mevzu hâline getiren, seçen, hükme bağlayan kendi “ben” sırrıyla da karşılaşır. “Ben” olmadan bilgi yoktur; fakat bizzat “ben” sırdır. İnsan ruhu hem malûm hem meçhûldür; bildiği her şeyde kendi “ben” sırrına temas eder; fakat o ben de her bulunanın ötesinde yeniden bilinmez olarak kalır. Bilinen tarafı, ruhta imkân, istidat, iz, ölçü ve bildirilmiş hakikat olarak vardır; bilinmeyen tarafı, oluş içinde açılacak ve gerçekleşecek tarafıdır. Bu, bilginin yalnız dış nesneden değil, bilenin kendi bilinmezliğinden de devşirildiğini gösterir. **Aranan şey büsbütün bilinmez olsaydı bulununca tanınamazdı; tamamen bilinen olsaydı aranmazdı. Demek ki aranan, bilinenin içinde saklı bilinmeyendir. “Bilen”in “bilinen”den devşirdiği bilginin ötesi imkân ve ihtimaldir, yani
Epistemoloji
BİZ NİYE EVDE (BEKÂR) KALDIK?..
Allah selâmet versin. "Mustafa" isminde bir arkadaşım var. Kendisi şimdilerde evlidir. Maşaallah. Fakat bundan yıllar önce iki bekâr "Biz niye evde kaldık?" muhabbetini döndürürken şöyle bir şey söylemişti: "Bu işler akılla olmaz. Akılla hareket eden evlenemez. Gençken teşebbüs etseydik o cahillikle, cür'etle, cesaretle kolayca içinden çıkabilirdik. Şimdi çok düşünüyoruz. "Armudun sapı, üzümün çöpü..." diyoruz. Bu kadar düşünmekle de işin tadı kaçıyor. İllâ kusurlar görünür oluyor. "Olmazlar" daha çok göze batıyor. İnsan hareket etmeye korkuyor." Benzer bir şeyi, çok nâmlı bir üniversiteden pazarlama eğitimi almış, "Özgür" ismindeki bir arkadaşımdan da duymuştum. O da ticarette başarılı olmak için "cahil cesareti" sahibi olmak gerektiğini söylerdi. Kendisinin başarısızlığını da "o cahillikten kurtarılmış olmasına" bağlardı. Ona göre, teşebbüs etmeden önce çok düşünmek, teşebbüsü öldürüyordu. Modern eğitim ise "raporlama yapmaktan" ticaret yapmaya zaman bırakmıyordu. Kendisi gibiler evraklarla boğuşurken ilkokul mezunu "Anadolu Kaplanları" hızla paranın gözüne basıveriyordu. Onların bu sözleri, bana, Efendimiz Aleyhissalâtuvesselâmın "gençleri erkenden evlendirmek" konulu hadîslerini hatırlatmıştı. Hani hem Buharî hem Müslim'de yer alan birisinde buyuruyor: "Ey gençler! Sizden kimin evlenmeye gücü yetiyorsa hemen evlensin. Çünkü evlilik, gözü haramdan sakındırmak ve iffeti korumak için en etkili yoldur. Kimin de evlenmeye gücü yetmiyorsa, oruç tutsun; çünkü oruç, onun için bir kalkandır (şehveti kıran bir engeldir)." (Buhârî, Nikâh 3; Müslim, Nikâh 1) Yine Tirmizî'de geçen bir başkasında da diyor ki: “Üç şeyi geciktirmeyin. Vakti gelince namazı, hazır olunca cenâzeyi ve denk birini bulunca bekârı evlendirmeyi.” (Tirmizî, Salât, 13/171) __Bunlara
Tefekkürât
Ey Türk gençliği! Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyeti'ni, ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir. Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur. Bu temel, senin en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek dâhilî ve haricî bedhahların olacaktır. Bir gün, istiklâl ve Cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şeraitini düşünmeyeceksin. Bu imkân ve şerait, çok nâmüsait bir mahiyette tezahür edebilir. İstiklâl ve Cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zapt edilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şeraitten daha elîm ve daha vahim olmak üzere, memleketin dâhilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler. Hattâ bu iktidar sahipleri şahsî menfaatlerini, müstevlilerin siyasî emelleriyle tevhit edebilirler. Millet, fakr ü zaruret içinde harap ve bitap düşmüş olabilir. Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerait içinde dahi vazifen; Türk istiklâl ve Cumhuriyeti'ni kurtarmaktır. Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur! Mustafa Kemal ATATÜRK