• 218 syf.
    ·Puan vermedi
    'Sevgilim, taksam kulağına küpe çiçeği
    En kırmızısından,
    Gölge düşer mi hiç güzelliğine ?
    Sevgilim, bir gülünce sen
    Zambaklar kıskanır mı?
    Kapar mı avuçlarını peygamber çiçeği?
    Kokun konusuna karışsa hanimelinin
    Ruhumun düğünü ulaşır mı göklere?
    Sevgilim, sarsan sarmaşık misali belimi,
    Köklerimiz kavuşur mu sonsuza?
    Gonca gülü olur mu kadife gelini, gönül bahçemin?
    Sevgilim; sen, ben ve tüm çiçekler
    Girelim sevginin elmas yoluna
    Sen, ben ve tüm çiçekler...''

    Kulağıma hangi ara taktın küpe çiçeğini? Bu şiiri sen mi yazdin? Hadi canım. En sevdiği şairin şiiriymiş . Romantik olması gerekince olunuyormuş demek ki.
    ''Elini uzat. ''
    Yüreğim kıpırtısına hız kattı. Sol elimi uzattım. Yüzük parmağıma taktığı o şirin halka ve bendeki tarifi imkansız dinginlik. Gözlerinin içinde yakaladım ya en saf sevgiyi, bir daha unutamayacağımı o an anlamıştım.
    Bu narin halka beni dünyaya sımsıkı bağlıyor, âna ulaştıran sihirli bir köprü suretine bürünüyordu.
    ...................
    Okuyucu yorumu: Yaşadığımız coğrafyada hepimizin ana kaderi olan özellikle kadınların imkânsızlık içindeki hayatlarını, bastırılmış duyguların, tüm yaşamımızı ve geleceğimizi nasıl etkilediğini gözler önüne süren, etkilenmiş ruhumuzun bu süreçten nasıl kurtulabileceğini anlatan bir hikâye. Mine'nin hipnoterapi ile iyileşme ve 'ne derler hipnozu'ndan kurtulma sürecini anlatan psikolojik bir roman....Mine ile Leylâ toplumun ruhuna tercüman oluyor.
  • Kaçıncı kez geçiyordu bu gece, karanlık, kaldırımları yalnızlık kokan sokaktan. Defalarca aynı yere uğradığının, yağan yağmurun etkisiyle üzerinin sırılsıklam ıslandığının farkında dahi değildi. Peki, neydi onu bu derece hayatın dışına iten, sürekli içinde alıp verdiği, başaramadığını düşündüğü, layık olamadığı davanın ağırlığı mıydı? Bu kadar soru sormak onu nereye götürecekti peki, bu iç hesaplaşmalar sonunda kendisini rahata erdirmiyorsa neden bu kadar ıstırap çekmekteydi?

    Saatine baktı, 00.25. Eve geçmeye karar verdi. Son bir kez aynı sokaktan geçerek ve içinde hesaplaşarak kendisiyle hızla attı adımlarını.

    ….

    Hayat bir gökkuşağına benziyor, koşuyorum o renkli cümbüş halkaya doğru, koştukça uzaklaşıyor helezonlar, ama çok ilgi çekici, bir bakıyorsun yaklaştığını zannettiğin her adım diğerine gebe, bir imkânsızlık muştuluyor, güya dirilişin habercisi olacaktı suratıma çarpan rüzgâr. Arzularım beni bir ömür bir gökkuşağı peşinde gezdirme derdinde, ama okuyacak kitaplarım, derdini sırtlanacak dostlarım var benim. Mesela şu Iraktaki kardeşlerime özür için gitmeliyim, yetişemedim, annelerinizi koruyamadım, kardeşleriniz Amerikan askerleri tarafından öldürülürken ben şiir ezberliyordum hem de Sakarya türküsünü… Üstelik önüme konan tüm sinema filmlerinde Amerikan askerlerinin dramından bahsediliyordu, inanmıştım ben de diğer akranlarım ve Müslümanlar gibi… Yahut okulun kafeteryasında siyaset tartışıyordum demeliyim. Kabul etmeyecekler muhtemelen, yüzüme tükürecekler, neden diyecekler, yazdığın şiirlerde bizi imgeleyerek neden üzerine düşeni yaptığını zannettin? Sen diyecekler, bizim acımız üzerinden şiirler, öyküler kaleme alırken biz ölmekle ve şerefimizin çiğnenişini izlemekle meşguldük bayım!

    Allah’ım buhrandayım diyorum kendime. Kapı çalıyor.
    Vehimle kaplanıyor evin içi, ağır bir vehim…
    Kim kapının ardındaki? Kapıyı açmaya kalmadan başlıyorum hayal kurmaya, ağır. Kapı açıldı ve içeri bir dost girdi, karlı bir gece vakti bir dostu uyandırmak* için geldiğini ve o dostun da ancak ben olabileceğimi söylüyor.
    Ben masamdaki notlarımı gösteriyorum, hayatım hakkında karanlık sözler yazdığımı, aşklarım ve inançlarımın işgal altında olduğunu, eğer benden bir şeyler bekliyor, ümit ediyorsa şayet, cebimdeki adreslerden zerre umut kalmadığını anlatıyorum ısrarla.
    Babasının polis olduğunu, tüm sabıkalarımı silebileceğinden bahisle bir şeyler daha anlatıyor, çok heyecanlı, sanki yıllardır beklediğim kişinin o olduğunu anlatma uğraşında adeta…
    Ben yine karanlık sözler yazıyorum hayatım hakkında, sonra kadınların fazlasıyla günaha girdiklerini anlatıyorum, sanane diyor, ama diyorum, ben bir gencim, deli gibi akmakta olan kanımı durdurmak için bir şeyler yapmalıyım, çocuklar gibiyim, denizin satırları arasında çelik tırpan gibi silkiniyorum. Çocuğum…
    Gece arsızca kükrüyor paslı beyninde şehrin, sokakları yerle bir olmuş, birbirinden habersiz insanlar sağa sola koşuşuyorlar, öyle ki hemen hemen her gün bir sela okunuyor, yani ölen birileri oluyor muhakkak bu mahallede, ama kimsenin umurunda değil, çıldırıyorum Allah’ım, insanların bu kadar sorumsuz, küstah oluşuna, sana sırt çevirişine, suçu sende bulma cüretine, bir de kendisini temize çıkarmasına…
    Küfre yaklaştıkça inancım artıyor. Bir kılıç çekiyorum tüm kâinata karşı, sanki devleşiyorum bir anda, tek olsam da arkamda milyonluk bir ordu varmışçasına haykırıyorum hakikati…
    Karanlık sözler yazıyorum hayatım hakkında
    öyle yoruldum ki yoruldum dünyayı tanımaktan
    saçlarım çok yoruldu gençlik uykularımda
    acılar çekebilecek yaşa geldiğim zamana
    acıyla uğraşacak yerlerimi yok ettim
    Ve şimdi birçok sayfasını atlayarak bitirdiğim kitabın
    başından başlayabilirim

    Her şeye rağmen diyorum dostuma, umutluyum… İçimde tutunduğum tek şey olan bu duyguya olan inancımı da kaybedersem, kendimi de kaybederim muhtemelen.
    Bu kadar uzun süre sessizce dinlemesinden anlamalıydım bu dostun bir vehimden ibaret olduğunu…
    Hızlı adımlarla kapıyı açıyorum, kimse yok. İçimdeki heyecan gibi, yok, yok yani, gerçi yok yok olsaydı onun yok olduğunu bilemezdim, o zaman yoklukta var, yokluk varsa şayet, ben de ayağa kalkabilirim tekrar…
    Hızla bir çok sayfasını atlayarak bitirdiğim kitaba, İsmet Özel’in Erbain kitabına dönüyorum….


    *Buradan sonra İsmet Özel’in Kanla Kirlenmiş Evrak adlı şiirinden açılımlar başlıyor.
    Öykü şiir üzerine yazılmış olduğundan şiiri okumayanların asıl anlatılmak isteneni anlamaması doğal olabilir.
  • S. Ali
    S. Ali Kendileriyle Savaşanlar: Hölderlin, Kleist, Nietzsche'yi inceledi.
    352 syf.
    ·39 günde·Beğendi·9/10
    Biyografi türünü severim ama bu kitabı biraz beklettim. Çünkü Nietzche (bundan sonra Niçe olarak yazılacak) yi duymuştum ama diğer iki kişi hakkında hiçbir fikrim yoktu. Hatta ilk defa duydum adlarını. Üç Büyük Usta'yı (#27772577) okumuştum ve harika bir eserdi. Ama buna bir tereddüt ile başladım.

    Zweig uzun bir girizgah yaparak önce bize bu kişileri seçme sebebini anlatıyor. Anlatırken de kendine has cümlelerle anlaşılabilir bir yapı içinde açıklamalarda bulunuyor. Sıradan bir yazarın ya da bir kişinin ancak belli bir çizgide hareket ettiğini ve kendileri gibi düşünmeyen, yazmayan, konuşmayan, kişileri yaftaladıklarını ve en olumsuz cümle olarak da 'Şeytanla iş tutanlar' şeklinde nitelendirdiklerinden bahseder.

    O çılgınlık, taşkınlık, coşku halini sıradan insanların 'şeytan' olarak nitelendirmesine tepki olarak, bunların kendi içlerinde yaşadıkları, söndürülemeyen, durdurulamayan, önlenemeyen düşüncelerini bir eylemin dışa vurumu olarak açıklamaya çalışır.

    Dışarıdan bakıldığında ya da normal bir okumayla o anlaşılmayan metinler işte o sıra dışı taşkınlığın, coşkunun yansımasıdır. Bunu birileri şeytanın sözlerinin dışa vurumu olarak niteleyebilir. Bu benzetme ancak benzetme olarak okunabilir diyerek bazı şeyleri açıklamaya çalışmış.

    'Şeytana ruhunu satanlar' kavramından hareketle bunu şu şekilde anlatır: " Şeytan sadece yaratıcı olanda duyguların gölgesinden çıkıp dile ve ışığa ulaşabilir…(s.5)" . Bir bedende yaşayan iki ruhun sıra dışı yaşamı ve bu yaşam içinde sıra dışı esrime halini okuyoruz. Sıradanlığa ölçülere, kalıplara, düzene bir başkaldırı olarak da nitelendirebiliriz. Zweig'a göre de Holderlin, Kleist ve Nietzsche bir bedende çift ruh halinde hareket ederek, dünyaya yansırlar.

    Giriş sayfasındaki en vurgulayıcı kısım 9.sayfada yer alan "Hölderlin, Kleist ve Nietzsche de ilk göze çarpan şey onların dünyayla olan bağlantısızlıklarıdır" cümlesi. Dünyalı 'Goethe' ile dünya üstü bu üç ismin arasındaki derin uçurumlardan bahseder ve bu fark 'başkaldıranla', 'baş eğen' arasındaki mesafe kadar 'derin'dir der. Onlar baş eğmeyi, boyunduruk altına girmeyi zül kabul ederler. Onlar başkalarıyla değil 'kendileriyle savaşarak' kendi dünyalarında yaşayan kişilerdir. O taşkınlık, aşkınlık halini içselleştirip içte yaşamasını bilen ve ondan haz duyan kişilerdi.

    Zweig bu kitabı 1925 yılında, 1.Dünya Savaşı'nın sonundaki buhranlı zamanda Salzburg'da yazar. Yazar ama hem kendi dönemi hem de onun öncesini çok iyi incelemiş ve irdelemiş. Zor, meşakkatli bir konuyu yılankavi bir şekilde anlatması, onun biyografi alanındaki üstünlüğünü gösteriyor. Zweig, o taşkınlık, esrime anlarını anlatırken, kendi de o taşkınlık, esrime haline ulaşır ve kelimeler arka arkaya sıralanır.

    Kitap Hölderlin ile başlar. Siyasal ve sosyal bir durum anlatımı ile okuyucuyu ana metne ısındırır. Daha ilk sayfalarda farkı ortaya koymak için on sekizinci yüzyıl aydınlarının - isimlerini kitapta yazar- yaşlı, sabırlı, yavaş; on dokuzuncu yüzyılın ise sabır, yavaşlık kaldıramayacak kadar yeni bir başlangıç olduğunu ve bu doğrultuda sabrın yerine sabırsızlık, yavaşlığın yerine hareket ve yaşlıların yerine gençlerin aldığı bir çağ tanımlaması yapar. Zweig bu durumu şu şekilde ifade eder: "Avrupa Rönasans'tan bu yana zihnin böylesine mutlak yükselişine, bundan daha güzel bir kuşağa tanık olmamıştı. (s.20)" ve yine güzel bir benzetmeyle eski dünya, yeni dünya çatışmasında eski dünyanın yeni dünyanın bu cesur gençlerine burun kıvırdığından bahseder. Gençlerin bir kısmının savaşlarda yok edildiğini bir kısmının da zihinsel bir imha ile ortadan kaldırıldığı söyler.

    Bu muazzam anlatı okundukça diğer metinlerin çok yavan geldiğini hemen fark edersiniz. Arka arkaya sıralanan bağımlı ya da bağımsız düşüncelerin ipteki mandallar gibi sıralandığını görüldüğünde, bu anlatı sahibinin de sıradan olmadığı hemen anlaşılır.

    Hölderlin'in manastırda okuması, Protestan olması ve ailesinin ondan istediği o mesleği seçecek olmasından duyduğu mutluluk ile Hölderlin'in mutsuzluğu beraber yürür.

    Bu kitabı okurken Zweig'in bakış açısıyla olayı okusak bile biraz edebiyat tarihi hakkında bilgimiz olursa anlatılanları daha kolay kavrayabiliriz. Çünkü anlattığı dönem 18-19. yüzyıl ve o dönemin yazar, şair, ressam gibi sanatçılardan örnekler veriyor.

    Tabi ki metin zor. Zweig Hölderlin'i iyi okumuş, araştırmış ve yorumladığı o şiirlerin önünü, arkasını bilerek yazmış. Burada anlatılanlar düz okuyucu (mesela benim gibi) için ağır, anlaşılmaz, zor ve bilinç üstü gelebilir. Bunun da olması doğal. Çünkü ben (genelde biz) bize Zweig'in anlatmaya çalıştığı metni kesintili bir şekilde idrak etmeye çalışıyoruz. O yüzden de metin zorlayabilir. Okudukça zorlaşıyor, zorlaştıkça bırakmak istiyor ama o an da kapıdan içeri öyle bir cümle giriyor ki, okumaya devam ediyorsunuz. Kime hitap eder dersek, o zaman onu net şekilde ifade edebilirim: Edebiyat tarihçileri ve edebiyat dünyasında olanlar diyebilirim.

    Şiirindeki gelişimi hem dönemi hem de öncesiyle kıyaslayıp, sıradanlığın uzağında ve vasatın çok üstünde olan biri ancak kendi kalıplarını aşarak sonsuzluğa uzanabilir, diyerek bir durum tespitinde bulunur. Şiiri bağlayan ve ilham perisinin gelmesini engelleyen tüm kalıpları yıkar. Hölderlin sadece kendisiyle ve şiirle beraberdir.

    Hölderlin acaba 'Hallac-ı Mansur' mu? Zweig'in anlatımından o çıkar (mı)? Yazdığı şiirlerde, oluşturduğu kurgu içerik olarak zahiriden çok batiniye yakın gözükür mü? Bunun da birileri araştırsın.

    Zweig'in anlatmaya çalıştığı Hölderlin'i Zweig gibi anlayamayız, düşünemeyiz, algılayamayız. Çünkü onu derinden yaşamış, araştırmış, lime lime etmiş ve sonunda bütüne ulaşmış. Biz ise sadece anlatılandan bir şey çıkarmaya çalışıyoruz.

    Heinrich von Kleist (sayfa 167)

    İçindeki o kıpırtı ile bir abdal gibi sürekli dolaşan ve en sonunda bu dolaşmalardan sıkılarak kendini sonlandıran bir kişiden bahsediyor, Zweig. Onun adı Heinrich von Kleist.

    Gündüz, gece, savaş alanı hiç fark etmeden dolaşır. Dış olarak nerede olduğunu bilmez ama iç olarak daima dolaşır. Savaş meydanlarında kendini bulur. Tutuklanır ama zararsız olduğu anlaşılınca salıverilir. Bir çeşit 'Yüreğinin götürdüğü yere git' misali dolaşır, Kleist. İçinde bilinen dışında bilinmeyen yerlere koşar adımlarla gider, gider, gider…

    Bir yere gitmek için sebep-sonuç ilişkisi kurulup, neden aranırken, Kleist da nedensellik yok. Dış dünyayı bilmese de iç dünyasında kopan fırtınanın götürdüğü yere gider. Savrulur, dağılır, tekrar toplanır ama içine gem vuramaz. İçi vahşi bir at gibi söz dinlemez. Kopartır dizginleri dört nala gider…

    Zweig, Kleist'in durmaksızın yolculuğunu 'başında dam olmaz (s.169)' şeklinde anlatır.

    Kleist ya da benzerlerinin içlerinde yaşadığı huzursuzluğu, düşmanı, şeytanı ancak kendileri yok ederek sonlandırabilirler şeklinde ifade eder. İç huzursuzluk dışta huzur getirmez onlara. Sürekli çalışan bir zihnin iç yorgunluğunu yaşayarak hayata dair düşünceler ortaya atarlar. Bu huzursuzluktan kurtulamaz düşman, şeytan, bilinmezlik hep arkasındadır; dürter onu ve kaçar, dolaşır ama kendi içinden kaçamaz. "Uçurumun varlığını her zaman bilir ama onun önünde mi arkasında mı olduğunu bilemez…(s.170)

    Dış dünyaya kapalı ama içinde oluşturduğu dünyasında hayat süren bir kişinin hikayesi. Uçta, uç fikirlere sahip olsa da bunu içinde yaşar. Onun içinde kurduğu hayaller dış dünyada yoktur.

    Kısa hayatını, derin ve uzun yaşar. Bilinmez, öğrenilmez, anlaşılmaz, kavranılmaz bir hayatın an gelir uç noktasında olur an gelir kendisi olur. Zaman değişir ve bedbinlik üstüne çöker. Burada zaten yoktu ve olmayan yerde sonsuzluğa gider.

    Friedrich Nietzche (sayfa 253)

    Zweig, Nietzche (Bundan sonra Niçe yazılacak) de kitabın tam ortasından okumaya başlar. Nevi şahsına münhasır bir kişidir Niçe. Havaya konuşur ve yazar. Sesini uzatır, birileri duysun diye değil sadece o cümlenin söylenmesi gerektiği için. Bağırır ama kendi içinde. Haykırır ama yazılarında. Yalnızlığına kimseyi yanaştırmaz der Zweig, Niçe yi anlatırken.

    Kalabalığın ortasında yalnız, Yel değirmenlerine savaşan Donkişot gibi savurur düşüncelerini yeryüzüne. Kalabalıklar içinde yalnızlığını yaşasa da, şikayeti de olmaz. Kendi özeli, kendi dünyası, kendi arzusu, kendi zamanıdır. Gölgeli yer yoktur sadece kendi var olur.

    Zweig, Niçe'yi korsana benzetir. Her şeyi yıkıp, geçer. Arkasında hiçbir şey bırakmaz, ganimet toplamaz, orayı sahiplenmez, sadece düşüncelerini söyler, yılmadan, korkmadan, karşılık beklemeden bir durum tespiti yapar.

    NOT: Genel okunma ve inceleme rakamlarına bakıldığında düşük sayı çıkıyor. Çünkü bu kitap genel okuyucuya hitap etmeyecek kadar özel içeriğe sahip. Ama, edebiyatın herhangi bir dalına ilgi duyuyorsanız mutlaka okumalısınız. Kitapla ilgili az sayıda inceleme yazısı var. Gerçekten de kolay kolay bir şey yazılacak kitap da değil. Tabi biz Zweig gibi yazamayız ama yine de ufak çapta bir şeyler karalamaya çalıştım. Genel okur kitlesine hitap etmeyecek derece de edebi bir metindir.

    Zweig yine biyografi alanında üst düzey eser ortaya çıkarmış. Bu üçlünün benzerliklerinden yola çıkarak bizlere onları anlatmaya çalışmış. Zweig zor olanı seçmiş. Kolay olan bize kalmış ve bu kitabı okuyoruz. Ama çok da basit bir kurgu da değil. Çok uğraştığını söylemeye gerek yok. Yazdığı her satırı ilmek ilmek örerek ilerlemiş. Onların içlerine girmeye çalışmış. Onlar gibi düşünmeye, yazmaya çalışmış ve onlardan biri gibi de ölmüş. Ölümünü Kleist'le nefeslendirmiş. Zweig, Kleist'e dönüşmüş ve 'batsın bu dünya' diyerek isyanını sonlandırmış.

    Klasik biyografi kitabı gibi değil. Aynı "Üç Büyük Usta" da olduğu gibi. Derin araştırmaların, betimlemelerin dışa vurumunu görüyoruz. Ama şurada doğdu, burada öldü şeklinde bir anlatım yok. Klasik anlatım dışında o yazarların menbalarına bizleri götürmeye çalışıyor. Pınarın başında oturup su yolunu takip etmemizi istiyor. Niçin, neden, nasıl soruları eşliğinde bizlere derenin dibindeki taşları tek tek anlatır ve o taşların oraya nasıl geldiğini derin bir bilgi yoğunluğuyla işler.

    Kendi dönemlerinde bile dışlanan, kişilerin dışlanmışlık hikayelerini kendi sözleriyle anlatır. Kendi zamanlarında bile anlaşılmayan, itilen, hor görülen metinlere yoğunlaşır. O metinlerin nasıl bir ruh haliyle çıktığını bizlere anlatır. Eğer bu kişileri çözmek istiyorsak onlar gibi bakmak, duymak, görmek gerekir diyor Zweig.

    Ağır metinleri bizler için hafifletir. Bu aykırı, uç kişilerin iç dünyalarına girip, yeniden bedenlenip o imgeleri yazıya döker. Zweig, kendi dönemlerinde bile hor görülen bu insanları dışlamaz, eleştirmez, hakaret etmez, yargılamaz. Onları anlamaya çalışır. Onları düşüncelerine katılır veya katılmaz ama öldürmez.

    İmkansızlık içinde kendi dünyalarını kurup onun içinde yaşayıp, düşünen, yazmaya çalışan insanların hem iç dünyaları hem de yaşadıkları çevre şartlarını etkisi altında davranışlarını anlatır.

    Zweig, bizlere bu üç yazarın iç dünyasına yolculuğuna çıkartıyor. Anlaşılmayan metinleri bizlere anlaşılır hale getiriyor. Onların gözü, kulağı, dili oluyor. Zor olanı kolaylaştırıp uzakları yakınlaştırıyor. Üçünün de sıra dışı hayatlarını önümüze getiriyor; uç, ayrık, esrik bir hayatı yaşayanların yaşamına odaklanıp, kendileriyle olan savaşlarına konuk ediyor.


    Okuduğum kitap Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları'na ait ve 14. Basım Şubat 2018 tarihlidir. Kitabın özgün adı 'Şeytanla Savaşanlar' ama yayınevi bunun yerine 'Kendileriyle Savaşanlar' ismini tercih etmiş. Bu kitap 23 Aralık 2018 - 31 Ocak 2019 tarihleri arasında okunup, 27 Şubat 2019 tarihinde bu yazı siteye eklenmiştir. Tavsiye ederim.
  • Görünen o ki Adorno'nun meşhur sözünü düzeltmek gerekiyor: Auschwitz'ten sonra imkansız olan şey şiir değil, düzyazıdır. Gerçekçi düzyazı yetersiz kalırken kampın dayanılmaz atmosferinin şiirsel biçimde çağrıştıırılması işe yarayacaktır. Yani Adorno Auschwitz'ten sonra şiiri imkansız ya da (barbarca) ilan ettiğinde bu imkansızlık, imkan tanıyan bir imkansızlıktır.
  • Feride:
    kalp dediğin bilir imkansızlık şiirini
    Kamran:
    bilir de ya gözlerim, en yaralı yerim benim.. gözlerim gözlerinsiz kalınca nasıl ederim, kararmaz mı bütün dünya bir ömür.. ya nasıl öğreteyim sende ki imkansızlığı ellerime
    Feride:
    bir an bile kavuşmayan ellerimiz nasılda yıkmakta bunca şeyi, ne tuhaf oysa benim başım en çok senin göğüsüne yakışırdı, başım ki; tam omuzuna yatmalıktı ben artık bu yetim başla hiç bir hale ağlayamam sonra boynum ki; dalından düşen bir yaprak, mevsimsiz sürgün yedim senden ayrı bir ömre doğarak, insan yalnız kalbi ile sevmez ki unutmaya ilk oradan başlasa.. unutmak kör kuyu unutmak dipsiz karanlık
    Kamran:
    ah ah nereden başlamalı unutmaya seni bilmem ki senden başladım unutmaya kendimi, desem ki; ne aşk ne imkansızlık ne ayrılık olmak istemişte olamamış bir erik sancısı bizim ki.